Kutsal topraklar ve bu toprakları Osmanlı sonrası ele alan Suud yönetimi zaman zaman çeşitli tartışmaların odağı haline geliyor. Malum ülkeyi fiilen yöneten veliaht prens değişim ya da reform adına ülkede daha önce görülmemiş birtakım uygulamalara imza atıyor. Ancak bunlar arasında bazıları var ki duyarlı dünya müslümanlarının ciddi tepkilerine yol açıyor. Son olarak Riyad’da düzenlenen bir konserde Kâbe dekoru önünde sergilenen dans gösterisi yine bazı tartışmaları gündeme getirdi. Kur’ân ve siyer coğrafyasına ev sahipliği yapan topraklarda müstehcenlik barındıran eğlence ve festivallerin düzenlenmesi, “Beytullah”ın adeta bunlara alet edilmesi ülkede kırmızı çizgilerin git gide daha da aşılacağına dair ipuçları veriyor. Bu vesile ile bugünkü yazımıza Kâbe’nin dini ve tarihi önemi ile kutsala saygı bağlamında müslümanların harim-i ismetine reva görülen muameleleri konu edinmiş bulunmaktayız.
İslami gelenekte Kâbe’nin inşa tarihini ilk insan Hz. Âdem’e kadar götüren bazı yorumlar vardır. Ancak Kur’ân-ı Kerîm’de insanlığın bu ilk mabedinin yapılması daha çok Hz. İbrahim ve ailesi ile ilişkilendirilir. Bu bağlamda İbrahim Sûresi 37. âyet-i kerîmede Hz. İbrahim’in Mekke vadisine ailesi ile gelip yerleşmesinden bahsedilir. Hz. İbrahim’in duasında “ekinsiz vadi”ye yerleştirdiği ehli için Allah’tan rızık dilemesi Mekke’nin o günkü durumu hakkında bazı ipuçları veriyor. Anlaşıldığına göre o sırada Mekke yerleşik hayatı var eden yegâne koşullardan olan tarımsal faaliyet için elverişsiz bir yerdir.
İnsanlığın, çok eski tarihlerde yerleşim alanlarını gürül gürül akan su boylarına ya da buralardan beslenen verimli toprakların yanı başına kurdukları bilinmektedir. Ancak Hz. İbrahim’e gözlerden uzak, adeta kuş uçmaz kervan geçmez denilecek türden bir yer gösterilmiştir. “Gösterilmiştir” diyorum çünkü bir yerde durmak için evvela doymak gerekir. Bu nedenle zaruri imkanlardan yoksun bir beldede ikamet etmenin Hz. İbrahim’in bir tercihinden ziyade ilahi bir direktifle olduğu anlaşılmaktadır. İnsan içtihadına kalsa herhalde sulak ve verimli arazilerden biri seçilirdi.
Daha uygun doğal ortamlar varken insanlığın ilk mabedi için böylesi “gösterişsiz” bir mekânın tayin edilme hikmeti üzerine düşünmek gerekir. Bize öyle geliyor ki sanki Rabbimiz insanlığı kıyamete kadar kendine davet edecek bu kadim mabedi tüm cazip ve gösterişli maddi vasıflardan ari, oldukça sade, arı duru bir yer olmasını istemiştir. Maddenin tüm cezbedici unsurlarından yalıtılmış bu mübarek mekânda insanın ve insanlığın maneviyatı bütün yalınlığıyla idrak etmesi amaçlanmış gibidir.
Kur’ân yüzyıllar sonra Hz. İbrahim ve oğlu İsmail’in inşa ettiği Kâbe’ye sahip çıkmış, İbrahim (a.s)’ın burada makamı olduğunu haber vermiş ve burayı İslam’ın kıblesi eylemiştir. Şüphesiz Mekke ve Kâbe, son peygamber Hz. Muhammed’in (a.s) vatanı olması, son din İslam’ın ve son ilahi kitap Kur’ân’ın insanlıkla buluştuğu mekanlar olması hasebiyle tarihi ve dini yönden daha da anlam ve önem kazanmıştır. Ancak son dönemlerde İslam’ın bu kadim mabedinin hak ettiği saygıyı yeterince gördüğünü söylemek mümkün değil. Malum Kâbe aynı zamanda Mescid-i Haram, Harem-i şerif gibi sıfatlarla da anılıyor. Haram ya da harem, saygınlığı, dokunulmazlığı, bazı sınırlama ve yasakları ifade eden bir kavram. Demek oluyor ki, Harem bölgesi yüzyıllar öncesinde bizzat Allah tarafından dokunulmaz bir alan olarak belirlenmiştir. Bu bakımdan Kâbe ve çevresi kimsenin gelişigüzel imar ve iskân faaliyeti yapamayacağı, öyle her istediği yapıyı konduramayacağı manevi bir sit alanı olmalıydı. Kötü söz ve davranışlar kadar Kâbe’yi gölgeleyecek kötü ve çirkin silüetlerin de buralarda kendine yer bulmaması gerekiyordu. Hareme gayr-i müslimler giremiyor ama ecnebi konaklama tesisleri ve bilumum oteller, kuleler, saraylar adeta Ka’be’nin üzerine üzerine abanıyor. Vahyin merkezine, kıblegâha yılların hasret ve özlemiyle varıp el açan bir müslümanın göz kadrajına bu beton yığınları girmek zorunda mıydı? Konaklama elbette bir ihtiyaçtır. İnsanlar derme çatma barakalarda kalsınlar demiyoruz. Ancak bir zamanların “ekinsiz vadisi” böyle plansız ve şuursuzca işgal edilmemeliydi. İbadet için oralara gelen ama ultra konfor içinde Kabe’ye tepeden bakarak vecde dalan elit müslümanlar da bahs-i diğer tabi.
Günümüzde yeryüzünde tarihi mekanlar koruma altına alınıyor ve yerine göre izinsiz bir çivi dahi çakılamıyor. Buralar aslına uygun düzenlemelerle tarih ve kimlik bilincine hizmet edecek çehrelere kavuşturuluyor. Ne esef ki biz müslümanlar Allah Resulünün özel hatıralarının bulunduğu, siyer kaynaklarının zikrettiği tarihi mekanları yerinde görüp tefekkür edebilme imkanından mahrumuz. Örneğin İslam Tarihinde pek çok hadiseye konu olan Ebû Kubeys dağı üzerinde Hz. İbrahim’in, Hz. Peygamberin (a.s) hatıralarını dinlemek yerine Suud ailesinin saraylarını görmek zorunda mıydık? Kabirleri, türbeleri şirke götürüyor diye düzleyen vahhabi anlayışının Harem-i şerife hürmet konusunda böylesine sorumsuzca tutum sergilemesi manidar doğrusu. Mekân ve medeniyet tasavvurundan ya da mekânın dönüştürücü gücünden uzak bir anlayışın kimlik inşası yerine ucube binalar inşa etmesi garip değil doğrusu.
Dahası da var. Her yıl milyonlarca dünya müslümanını buraya toplayan Hac mevsiminde müslümanların derdine derman olacak tek bir konunun bile gündeme gelemeyişi tesadüf mü? Ne yazık ki, Hac gibi büyük ve anlamlı bir ibadet yad ellerde en hayati misyonlarından birini ifa edemiyor. Mescid-i haram hiçbir kimsenin, zümrenin ya da milletin özel mülkü değildir. “Allah’ın evi”, o eski, sade ama müslümanları düştükleri zillet altından “kıyâm”a kaldıracak günlerini bekliyor. Tam da burada zihne kahredici şu soru hücum ediyor. Mescid-i aksâ tutsak. Ya Mescid-i Haram…?