İslam medeniyet tarihinde imar ve inşa faaliyetlerini harekete geçiren, toplumsal dayanışma ve kaynaşma ruhunu ayakta tutan en temel etkenlerden biri vakıf anlayışı olmuştur. Mabetler, okullar, hanlar, hamamlar, aşhaneler, çeşmeler vs. hep vakıf anlayışı ile vücut bulmuş ve nesiller boyu yine aynı ulvi düşünce ile hayatiyetini devam ettirmiştir. Şüphesiz vakıf olgusunu ortaya çıkaran ve zaman içerisinde kurumsallaştıran ana unsur ise İslam’ın iki ana kaynağı Kur’ân ve sünnettir. Çünkü infak, merhamet, paylaşma, yardımseverlik ve diğerkamlık gibi erdemler Allah ve Resulünün her daim teşvik ettiği davranışlardan olmuştur. “Yaratana itaat, yaratılana şefkat ve merhamet” düsturu ile insana ve hatta tüm canlılara iyilik yapmak ve bu bağlamda kalıcı hizmetler ifa etmek ölümle son bulmayan bir “sadaka-i câriye” sayılmıştır. Böylece bu ölümsüz pâyeye erişme düşüncesi gerek halk arasından ve gerekse erkân-ı devletten hayır hasenat sahibi nice güzel insanların yetişmesine imkân vermiştir.
Ecdad yadigarı Amasyamız da vakıf eserlerinden ziyadesiyle hisse almıştır. Bunların başında şüphesiz Sultan II. Bâyezid Camii ve müştemilatı gelmektedir. Amasya’dan payitahta yükselen sultanın kalbinde vefa duygusu ile vakıf ruhu birleşince mabet, medrese, aşhane, tabhane, şadırvan, muvakkithane gibi yapılardan oluşan muhteşem bir külliye vücuda gelmiştir. İmarete ait elimizde Arapça olarak hazırlanmış h. 901/m.1495 tarihli bir vakfiye bulunmaktadır. Ancak cümle kapısı üzerinde mevcut inşa kitabesine bakacak olursak caminin bitişi h. 891/m.1486 yılı Recep ayını göstermektedir. Kitabede mahkûk bu tarih ile mevcut vakfiye tarihi arasında on yıllık bir zaman farkı vardır. Bu durum daha önce hazırlanmış olması muhtemel vakfiyenin sonradan tekrar elden geçmesinden kaynaklanıyor olabilir. Zira m. 1512 yılında vefat eden caminin bânisi ve vâkıfı Sultan II. Bâyezid o sırada halen berhayattır.
Bu yazımızda söz konusu vakfiyede dinî hizmetleri yürütecek görevliler ile ilgili yer alan tarihi bilgileri paylaşmak istiyorum. Vâkıf Sultanın hazırlattığı vakfiyede tayin edilen görevler, görevliler, bu görevlilerin vasıfları ve belirlenen ücretler şu şekildedir:
Hatip: Görevlendirecek hatipte dini ve ahlâki özellikler aranmaktadır. Buna göre cami hatipleri “sâlih”, “mütedeyyin”, “takva sahibi”, “ilim sahibi”, “kıraat kaidelerini bilen” kişiler olacaktır. Hatip olacak kişilere vakıf mahsulatından günlük sekiz dirhem verilecektir.
İmam: “Kıraat vecihlerini bilen”, “sâlih”, “müteşerri”, “vera” ve “takva” sahibi olacaktır. Tahsis edilen ücreti günlük sekiz dirhemdir.
Hatip ve imam gerek avam gerekse önde gelen kimselerin kendilerine cemaat olarak tabi olacakları nitelikleri haiz olmalıdır. Cuma ve bayram namazları hutbelerinde ve namazlarda bu görevliler vazifelerini ifa ederken şer’i usullere riayet edeceklerdir.
Muvakkit: Muvakkitler namaz vakitlerini belirleyen kimselerdir. Vakfiyede belirtildiğine göre bu kişiler hesaplama bilgisi gerektiren mîkât ilmini bilmelidirler. Kendisine günlük altı dirhem verilecektir.
Müezzin: Camide münavebeli olarak görev yapacak dört müezzin olacaktır. Her gün vakit namazlarında bunlardan ikisi, iki minareden ezan okuyacaktır. Müezzinlerin hepsi her Cuma namazında camide hazır olacaklardır. Ayrıca bu görevlilerin sesleri güzel olacak, vakit ilmini bileceklerdir. Müezzinler her gün için dört dirhem alacaklardır.
Vakıfnameye göre bu temel görev ve görevlilerin yanında diğer bazı hizmetler de söz konusudur. Her Cuma günü bilgili, hal ve davranışları düzgün (sâlih) bir kişi Rabbimize hamd edecek, Efendimize (a.s) medh u senada bulunacak ve bu kişinin seda ve edası müminlerin gönüllerini rahatlatacak şekilde güzel olacak. Günlük üç dirhem alacaktır.
Muarrif: Cumaları alemlerin rabbine hamd, Hz. Peygambere salat ü selamlar okuyacak, camiyi yapan hayır hasenat sahibi kimse için dua, müminler için istiğfar edecektir. Muarrif, diğer günlerde ise Kur’ân tilaveti akabinde kâmil manasıyla dua edecek, Fatiha ve İhlas surelerini okuyacak, cüzleri getirip hafız ve kârîlere dağıtacaktır. Bunun için de kendisine günlük üç dirhem verilecektir.
İmaretin lazım olan işleri ve kıraat faaliyeti için otuz hafız görevlendirilecektir. Bunların her biri güneş doğduktan sonra birer cüz okuyacaktır. Cüzler yüzünden olarak tecvid ve tertil üzere okunacaktır. Hafızlar cüzleri hızlı ve acele bir şekilde okumayacaklar, cüzlerin kıraatı esnasında okuyucular aralarında asla dünya kelamı konuşulmayacaktır. Kur’ân’a karşı hürmet ve saygı içinde olacaklardır. İçlerinden kıraat vecihlerini bilen ve sesi en güzel olan, bunlara başkan olacaktır. Bunlardan “sermahfel” diye bilinen başkana her gün beş dirhem, ashâb-ı devr olan diğerlerinden dokuz kişi için üç dirhem verilecektir. Kalan yirmisi için her gün için iki dirhem verilecektir.
Bunların dışında dört kârî her günde bir sefer olmak üzere En’âm suresini okurlar. Ardından muteber şartlarıyla duasını yaparlar. Bunlar için de iki dirhem tahsis edilecektir.
Bir kârî, kürside büyük mushaftan öğle namazından sonra bir hizb ve ikindiden sonra bir hizip olmak üzere iki hizip Kur’ân okuyacaktır.
Yedi salih zat iki bin kelime-i tevhid, yine yedi kişi de her gün bin salavat okuyacaklardır. Bu iki grubun bir başkanı olacaktır. Vâkıfa dua ederler. Öğle namazı akabinde hizb okumasından sonra mihrapta “tehlil” ve “tasliye” olacaktır. Bu on dört kişinin başkanları için üç dirhem, diğer on üç kişiye ise iki dirhem verilecektir.
Görüldüğü üzere h. 901 tarihli vakfiyede dînî hizmet bağlamında çok çeşitli görevler ve bunları ifa edecek görevliler yer almaktadır. O tarihlerde Amasya II. Bâyezid Câmii’nde gün içinde oldukça hareketli ve dinamik bir faaliyet olduğu anlaşılmaktadır. Günümüzde bu görevlerin ve tabi görevlilerin çoğu uygulamadan kalkmıştır. Din hizmetlerini ifa etmek üzere bunlardan sadece imam-hatip ve müezzinler kalmıştır. Vakfiyede imam ve hatip ayrı ayrı vazifelendirilmişken bugün İmam-Hatip unvanıyla bu iki görev birleşmiştir. Hitabet görevini bugün özelde vaizler yürütmektedir.
Anlaşıldığı kadarıyla namaz vakitlerinde iki minare için iki müezzin görevlendirilmesi çifte ezan uygulaması için olsa gerektir. Bugün İstanbul’da birbirine yakın bazı camilerde bu çifte ezan uygulaması devam ettirilmektedir.
Vakfiyede müminlerin bayramı Cuma gününe ve Cuma namazına özel önem gösterilmiştir. Halen cami müezzinlerinin Cuma saatinde “Bârekallahu fîkûm…” şeklinde başlayarak okudukları ve adeta bu camimizle özdeşleşen “Cuma duası”, vakfiye şartlarından günümüze kalan nadir uygulamalardan biridir. O gün muarrifin görev tanımında bulunan ve Cuma’ya özel olan bu dua şifahi yolla günümüze değin ulaşmış olmalıdır. Bununla beraber tarih içinde söz konusu dua lafızlarının bazı değişikliklere uğramış olması da muhtemeldir.
Yine vakfiyede yer alan her gün için bir hatim, En’âm Sûresi ve iki hiziplik okuma gibi benzeri diğer görevlerle ve bunları ifa eden görevliler de tarihin sayfalarında kalmıştır. Hizipler için söz edilen “Büyük Mushaf” (mushaf-ı kebîr) tabiri dikkat çekicidir. “Acaba bu ifadeyle bugün kütüphanemizde sergilenen kûfi hatlı kadim Mushaf kastediliyor olabilir mi?” şeklinde aklımıza bir soru gelmiyor değil.
Vakfiyede geçen imaret görev ve görevlilerini ise başka yazıya bırakalım. Şu bir gerçek ki şartlar sosyal, kültürel ve ekonomik temelli çeşitli amillere bağlı olarak zamanla değişebilir. Bu bağlamda kimi görevler doğal olarak uygulamadan kalkmış olabilir. Ancak “Bunlardan uygulanması mümkün olan bazı görevler vakfiyeye istinaden sembolik de olsa tekrar ihya edilebilir mi?” diyerek meseleyi müftülüğümüzün dikkatine sunmak isterim. Selam ve dua ile…