Daha önce konuyla ilgili kaleme aldığımız iki yazımızda vakfiyeye istinaden cami ile imarete dair bazı bilgiler paylaşmıştık. Bu yazımızda ise külliye içindeki eğitim-öğretim kurumlarından bahsetmek istiyoruz. Şu bir gerçek ki İslam kültür ve medeniyetinde mabet ve okul ikilisi birbirinin tamamlayıcı bir unsuru olagelmiştir. Külliye anlayışının temellerini Hz. Peygamber (a.s) dönemine kadar götürmek mümkündür. Mescid-i nebi yanında ilimle meşgul olunan ve adına suffa denilen mekân tarihsel süreçte mabetle okul arasında kurulan güçlü birlikteliğin ilham kaynağıdır. Bu birliktelik bilim ve ahlakın beraber inşa edilmesine de işaret eder. Mamafih günümüzde dünyayı kasıp kavuran küresel fesatlıklardan da anlaşılacağı üzere manevi ve ahlaki derinliği olmayan bilim anlayışının insanlığın başına bela olacağı unutulmamalıdır. Dolayısıyla okul ile mabet arasını açmamakta fayda vardır.
Sözü uzatmadan H. 901 tarihli Arapça vakfiyeye gidecek olursak külliyede iki tane eğitim kurumu söz konusudur. Biri caminin batı cephesinde kurulan ve halen yazma eser kütüphanesi olarak hizmet veren medresedir. Diğeri ise caminin doğu kısmında günümüzde maalesef varlığından herhangi bir eser kalmayan sıbyan mektebidir.
Vakfiyede bugün sırf yazma eser kütüphanesi olarak kullanılan mevcut medrese için “imâret-i mamûrenin batısında sanki yüce bir cennet gibi” benzetmesi yapılır. İlerleyen satırlarda verilen bilgilere göre her iki eğitim kurumunda görev yapacak personel ve öğrenci sayısı ile bunların evsafı belirtilmektedir. Buna göre medresede müderris, muîd, hâfız-ı kütüb, kapıcı, ferrâş şeklinde belirlenen beş personel çalışmaktadır. Bunların dışında medresede kalan ve eğitim alan öğrenciler de vardır. Bu kişilerde aranacak özellikler ve görev tanımlarıyla ilgili verilen bilgiler şu şekildedir:
Müderris: Verilen bilgiye göre medrese müderrisi akli ve nakli ilimleri bilecek ve yine bu tür kanıtları getirebilecek kabiliyette olmalıdır. Her ne kadar açıkça sayılmasa da nakli ilimlerden tefsir, hadis, fıkıh gibi Kur’ân ve sünnet kaynaklı ilimler, akli ilimlerden de hikmet, mantık, matematik, astronomi gibi ilimler anlaşılmaktadır. Demek ki Amasya II. Bayezid Medresesi’nde görev yapacak müderris belirtilen akli ve nakli ilimler alanında donanımlı bir üstat olacaktır. Yine ifade edildiğine göre ilgili ilimleri haiz olmaktan başka müderris salih, takva sahibi, dinî adaba riayet eden bir nitelikte olacaktır. Görülüyor ki müderris öğrenciye sadece teorik bilgi aktaran bir görevli değildir. Öğrencilerine hem bilgi öğretecek hem de davranışlarında model olacaktır. Bundan başka vakfiyede müderrise disiplinsizlik edenlerin ilişiğini kesme yetkisi verilmiştir. Müderris eğitim-öğretim görevine karşılık günlük elli dirhem alacaktır.
Muid: Bu görevli müderrisin verdiği dersleri öğrencilere tekraren anlatan yardımcı öğretim elamanıdır. Belirtilen şartlara göre medresede müderrise yardımcı olmak üzere bir muid görev yapacaktır. Muid, yüksek düzeyli muteber ders kitaplarını okutmaya kadir olacaktır. Her gün beş dirhem alacaktır.
Öğrenciler: Medresede muidin dışında on beş talebe kalacaktır. Bunlardan biri mülâzım olacaktır. Kendilerine Her gün iki dirhem verilecektir.
Hafız-ı kütüb: “Hâfız-ı kütüp” kütüphane görevlisi için kullanılan bir kavramdır. Bu görevliyi sırf memur düzeyindeki biri olarak görmek doğru olmayabilir. Zira aranılan bir kaynak yahut bilgi konusunda yegâne başvuru mercilerinden olan meşhur hâfız-ı kütübler vardır. Örneğin İstanbul Millet kütüphanesi Hâfız-ı kütübü Ali Emiri Efendi (ö. 1924) ile yine İstanbul Bâyezid Kütüphanesi hâfız-ı kütübü İsmail Saib Sencer’in (ö. 1940) bu evsafta kütüphaneciler olduğu nakledilir. Amasyamızda Abdurrahman Kâmil Yetkin’in (ö. 1941) oğlu merhum Ahmet Emrî Yetkin’in (ö. 1974) de aynı şekilde geniş bir kitap kültürünün olduğu bilinmektedir. Vakfiyemize göre medresenin hâfız-ı kütübü emin, âlim, salih bir zat olacaktır. Vakfedilen kitaplara nezaret edecektir. Kitapları medrese dışına vermeyecektir. Kütüphanedeki kitaplardan istifade edecekler, medreseye gelmeli ve orada faydalanmalıdırlar.
Hâfız-ı kütüb ayrıca kitapları tebdil ve tağyirden koruyacaktır. Her yıl kitapların sayımı yapacaktır. Eğer kitaplardan biri kaybolmuşsa veya iyisi kötü cilt ve yazılısı ile değiştirilirse hâfız-ı kütüb bu zararı tazmin edecektir. Buna da her gün için iki dirhem verilir.
Kapıcı: Malum gerekli işleri yapar. Günlük iki dirhem alır.
Ferraş: Arapça kökenli bu kelime aslen “süpürgeci” demektir. Vakfiyeye göre ferraşın görevi, medresenin içini ve dışını süpürmektir. Bu görevli ayrıca mutat vakitlerde döşek ve hasırları serer. Yine medresenin tuvaletini temizler. Her gece buranın kandilini yakar. Kendisine her gün için iki dirhem verilir.
Vâkıf Sultan II. Bâyezid, medreseden başka külliyede bir de mektep bina ettirmiştir. Vakfiyede bu mektep için de “Bu emin beldede (Amasya) imaret yakınında doğu tarafında sıbyan mektebi” şeklinde bir konum bilgisi verilmektedir. Hüseyin Hüsameddin Yasar da, bu yapının caminin doğu tarafında imaret hizasında köşe başında olduğunu ve h. 890 yılında yapıldığını söyler. H. 1300 (m. 1883) yılı başlarında mekteb-i ibtidai (ilkokul) olarak kullanıldığını söyler.
“Kur’ân öğrenmeleri için” kaydı verildiğine göre burası çocuklar için düşünülmüş günümüzdeki Kur’ân kurslarına benzer bir yapı olmalıdır. Tanımlamaya göre öyle medrese gibi geniş yapı olmadığı anlaşılır.
Muallim: Sıbyan mektebinin hocasıdır. Dine bağlı, takvalı, tecvid ve tertille okumaya kadir olacaktır. Okutmaya çabalayacak, akranları arasında temayüz etmiş bir kişi olacaktır.
Cuma hariç, isteyen yetimlere her gün Fatiha’yı ve Kur’ân’ı öğretecek. Onlardan bir şey almayacak. Onları hizmetinde kullanmayacak. Onları terbiye edecektir. Namazı emredecek. Her gün yedi dirhem alacaktır.
Halife: Vakfiyede “halife” olarak isimlendirilen kişi muallime yardım eder. Salih, mütedeyyin olacaktır. Hizmeti karşılığında günlük iki dirhem alacaktır.
Vakfiyede mektepte okuyacak öğrencilerle ilgili de özel ve dikkat çekici bir madde vardır. Buna göre sıbyan mektebinde fukaradan on yetim çocuk olacaktır. Bu sayı ondan az olmayacaktır. On sayısı Kur’ân’da yemin keffâreti bağlamında geçen on fakiri giydirme, yedirme ifadelerinden hareketle belirlenmiş olabilir. Bu günahsız sabiler sabah ve akşam vakitlerinde vâkıfa dua ederler. Bu öğrencilerin gömlek, elbise, şapka ve ayakkabı gibi ihtiyaçları için her sene yüz elli dirhem belirlenmiştir. Yine bunlardan sünnet olacaklar sünnet ettirilir ve güzel elbiseler verilecektir.
Görüldüğü üzere vakfiyemizde yer verilen bu kurumların bazısı harap olmuş bazısı da büyük ölçüde fonksiyonlarını kaybetmişlerdir. Ancak eldeki belgeler ecdadımızın insana ve topluma bakış tarzını ortaya koyması açısından önem arz etmektedir. Köklerimizden alacağımız ilham ve motivasyonla modern hayatın gereklerini de iyi tespit ederek hayata ve insanımıza dokunmak, vakıf anlayışını geliştirerek ileriye taşımak günümüz insanı için tarihi bir sorumluluk olarak düşünülmelidir.