Mizah hemen bütün toplumlarda günlük hayatın ve kültürün vazgeçilmez bir parçasıdır. İnsanları güldürür, eğlendirir, düşündürür. Aynı zamanda olan biten şeyleri şaka yollu eleştirmenin de aracıdır. Eş dost meclislerinde anlatılan bir fıkra, yapılan bir latife ve nükte ortama neşe ve muhabbet katar. Beraber gülüp eğlenmek dostluğu pekiştirdiğine, stresi azalttığına göre mizahı aslında bir ihtiyaç olarak da görebiliriz.
Kültürümüzde halen Nasreddin Hoca ve Bektaşi fıkraları ile kimi bölgelere özgü fıkralar yaygın bir şekilde yaşamaktadır. Öte yandan gelenekteki Karagöz-Hacivat, meddahlık ve orta oyunlarındaki güldürü damarının bugün “stand-up” ve “talk show” gibi gösteriler üzerinden yürüdüğü söylenebilir.
Ancak hayata renk katan yönlerine rağmen yerli yerince yapılmayan bir mizah işin tadını kaçırabilir. Ya da sınırları iyi belirlenmemiş bir komedi bir anda bütün masumiyet ve eğlendiriciliğini yitirebilir. Burada anlatıcının niyeti iyi olsa dahi uygun kelimelerİ seçebilme becerisi önem kazanıyor. Yoksa söz maksadını aşabiliyor. Tarihte nice insanın dilinin kurbanı olduğu bilinmektedir. Nitekim “Dilim dilim, ettin beni dilim dilim” denilmiştir.
Eskiden daha dar çerçevede, sınırlı muhataplara hitap edilirken geniş tepkiselliğin oluşmaması doğaldı. Ancak artık konuşulanlar kayda girince muhatap kitlesi doğudan batıya milyonlara ulaşabiliyor. Özellikle etnik ve dini düzlemde ayrımcılık, ötekileştirme, tahkir, alay ve küçümseme içeren bir mizah ciddi bir infiale yol açabiliyor.
Daha yakın zamanda ülkemizin tanınan bir iş insanının ayaküstü anlattığı fıkra medyaya yansıyınca çok tepki almıştı. Çünkü fıkradaki etnik vurgu istihfaf edici bir düzlemde anlaşılmıştı. Yine geçmişte bazı mizah dergilerinin dini değerleri karikatürize etmeleri benzer tepkilere sebebiyet vermiştir. Son olarak kutsal kitapları ve Kur’ân’ı konu alan bir stand-up gösterisi yoğun tepkinin odağına oturdu.
Bu tür durumlarda kitlesel tepkiler yükselince kimileri düşünce ve ifade özgürlüğünü gündeme getiriyor. Eğer bir de yargı devreye girmişse yönetim sistemi baskı, dikta, istibdat gibi ithamlara maruz kalıyor. Halbuki özgürlük herkesin her istediğini yapması anlamına gelmemektedir. Toplumsal hayat hiçbir zaman kuralsız yaşanamaz ve bu da doğal olarak mutlak özgürlük anlayışına sınır çizer. Basitçe ifade edecek olursak trafiğe çıktığınızda kırmızı ışıkta durmak zorundasınız. Yahut hız limitlerini aşamazsınız. Aksi halde suç işlemiş olursunuz. Demek ki suç ve suçlu kavramları esasen özgürlüğün kötüye kullanımından doğmaktadır. Bu bağlamda hiçbir etiket, hiçbir unvan insana sınırsız serbesiyet bahşetmemektedir. Özgürlüğü kısıtlayan en önemli şey yine özgürlüğün kendisidir. Çünkü mutlak özgürlüğün başkalarının özgürlüğünü ihlal etmesi kaçınılmazdır.
Sosyal medyanın ciddi derecede etkileşim gücüne sahip olduğu günümüzde özgürlük ve sorumluluk ilişkisinin öneminin daha da arttığı görülmektedir. Elbette devletin de bu gibi durumlarda kamu huzur ve güvenini sağlama gibi bir görevi vardır. Yoksa insanlar birbirine zarar vermeye başlar ki bu da kaos anlamına gelir.
Kanaatimizce dinî, millî ve etnik konuları kontrolsüzce mizaha taşımak isabetli değil. İnanç ve değerlerin güldürü ortamına taşınması, alay konusu edilmesi özgürlük kapsamında değerlendirilemez. Benzer durumlar birçok yerde ciddi tepki görür. Örneğin Hindular arasında değil mizahını yapmak yemek için inek eti arayıp sormak dahi insanın başına iş açabilir. Avrupa’da antisemitik mizah yapmanın ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirildiğini kim söyleyebilir?
Konuya İslam açısından bakacak olursak Hucurât Sûresi’nde dikkat çekici bir ayet bulunuyor: “Ey iman edenler! Bir toplum başka bir toplumla alay etmesin. Ola ki alay edilenler alay edenlerden daha hayırlıdır.”
Bu âyet sûrenin huzurlu bir ortamda yaşamanın ilkelerini sunan diğer âyetlerinden sadece biridir. Aslında mizahın sınırlarını belirleme açısından da bizlere bir yön göstermektedir. Din, dil, ırk, soy-sop gibi unsurlar üzerinden komiklik ve eğlence üretmek bunlara aidiyeti olan insanlar nezdinde kırıcı ve hatta nefret uyandırıcı etkiler meydana getirebilir. Tarih boyunca insanlar bu aidiyetler üzerinden birbirlerini hicvetmişler ve bunlar sadece aralarındaki husumeti pekiştirmiştir. Câhiliye Araplarında karşıt kabileyi tahkir edici manzum hicivler üretilmiştir. Çok değil 19. yüzyıl Amerikasında minstrel gösterilerinde Afrikalı Amerikalılar yüzünü siyaha boyayan beyazlar tarafından mizah konusu yapılıyordu. İşte Kur’ân birlikte yaşamı tehdit eden bütün bu hezliyata yüzyıllar öncesinden set çekmiştir. Sürekli aşağılanmaya maruz kalan insanların içinde yaşadığı toplumla bütünleşmesini beklemek mümkün değildir. Bir kesimin aşağılandığı, ötekileştirildiği yerlerde birbirine içten içe kin ve nefret besleyen ve bunu nesilden nesle taşıyan insanlar ortaya çıkar.
Özellikle kitlelere hitap eden kimseler bu konuda çok daha özenli davranmalıdır. Her tepkinin aynı şekilde kendi karşıtını doğuracağı unutulmamalıdır. Son yaşananlar gösterdi ki siyasiler, yazarlar, yorumcular yanında komedyenler de toplum psikolojisi ve sosyolojisini iyi bilmelidir. Sınırsız ve kontrolsüz mizah insanları birbirine düşürmekten, fay hatlarını daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramaz. Bu tür gerilimli durumlarda aklı başında olan herkese düşen görev, yanlışı savunmak değil birlik ve beraberliğe sahip çıkmaktır. Aksi halde sözde bir mizahın yıktığını bin izah getirseniz de toparlayamazsınız.