Ne acı dostlar…
Mesleki deformasyon, bir insanın işini o kadar otomatikleştirmesidir ki
karşısındaki kişinin insan olduğunu unutur hale gelir.
Bir hasta yakınının
gözyaşını, korkusunu, sezgisini, feryadını
“rutin bir vaka” gibi görmektir bu.
Peki, bu körelmişlik; bu empati yoksunluğu iyileştirir mi, yoksa daha da kötüye mi götürür?
Çok vaka görmüş olmanın getirdiği duygusuzlaşma…
Kuralları insan hayatının önüne koyma…
İşleyişi korurken vicdanı geri plana itme…
Alışkanlıkla “olağanüstü”yü fark edememe…
Hasta yakınının gözündeki çığlığı okuyamama…
İşte bu, tam anlamıyla bir körelmişliktir.
Ve bu körelmişliğin temelinde sistemin kokuşmuşluğu vardır.
Hadi sizi biraz Osmanlı’ya götüreyim.
Derler ki: “Osmanlı’da cellatları, ruhları kararmasın diye bahçıvan yaparlarmış…”
Çiçek budayan eller, bir gün idam ipine dokunmasın diye değil;
ölümün soğukluğunu, toprağın sıcaklığıyla unutsunlar diye.
Çünkü insan, sadece bir işe, sadece bir acıya, sadece bir sertliğe bağlanırsa
zamanla her şeyi normalleştirir
ve kalbi önce körelir.
Mesleki deformasyona karşı mutlaka çareler üretilmelidir.
Bu insanların, kalplerini yumuşatacak, ruhlarına iyi gelecek
farklı görevlerle dönüşümlü çalışmaları sağlanmalıdır.
Zira bu gidişat, insanları incitmekten başka bir yere varmaz.
Egoyu besleyen bu duygunun kontrol altına alınması şarttır.
Çünkü empati yapabilmek, ancak merhametli yüreklerin işidir.
Ego ise şeytanın en sevdiği duygudur.
Sadece kuralın, prosedürün ve alışkanlığın sertliği insanlığa ne sunabilir ki?
Sevgili dostlar…
Kararan kalplerde merhametin yeşermesi mümkün değildir.