Payitahta hükümdar yetiştiren şehzade şehri olması Amasya’nın akla ilk gelen simgesel özelliklerinden biridir. Yıldırım Bâyezid, Çelebi Mehmet, II. Murad, Şehzâde Alâeddin, Fatih Sultan Mehmed, II. Bayezid, Şehzade Ahmed, Yavuz Sultan Selim, Şehzâde Mustafa gibi birçok isim Amasya’da bulunmuş, bunlardan bir kısmı sancak beyliğinden padişahlığa yükselmiştir. İçlerinde uzun yıllar Amasya’da kalanlar vardır. Ancak Amasya’ya gönderilen bütün şehzadelerin burada mutlu ve mesut günler geçirdiğini söylemek zordur. Aralarında bir tanesi var ki ne Amasya’ya gelmek ne de burada hayat sürmek ister. Bu şehzâde Osmanlı’nın kudretli padişahlardan Kanuni’nin oğlu Bâyezid’den başkası değildir.
Kütahya’da ikamet etmekte iken Manisa’da bulunan kardeşi Selim’le sürtüşmesi üzerine padişah tarafından Amasya sancağına tayin olunur. Bâyezid, kış ortasında alınan bu beklenmedik kararın arkasında kardeşi Selim’in dahli olduğunu düşünmektedir. O’na göre padişah, mezkûr kararı alırken diğer oğlu Selim’in etkisinde kalmıştır. Kütahya’dan Amasya’ya intikal süreci ve Amasya’da ikameti sırasında babasına gönderdiği mektuplarda bütün serzeniş ve şikayetlerini görmek mümkündür.
Bâyezid fermanın gereğini yapmamak için çok direnir. Kanuni’nin kararından dönmeyeceğini anlayınca çeşitli taleplerinin karşılanmasına mukabil Amasya’ya gideceğini söyler. Belirttiğine göre Kanuni kendisine otuz bin altın sözü vermiş ancak bunu yerine getirmemiştir. Ayaklarını sürüye sürüye önce Ankara’ya sonra Çorum’a kadar gelmiş ve taleplerinin karşılanmaması halinde Amasya sarayına girmeyeceğini ifade etmiştir.
Babası Kanuni’ye Amasya’dan yazdığı “Kulunuzum, kurbanınızım, ayağınızın türabıyım, canım başım yolunuza feda…” diye başlayan mektuplar sık sık şikâyet, kahır ve hayıflanmalarla doludur. Hatta zaman zaman saygı sınırlarını aşan ifadelere de rastlamak mümkündür. Şehzâde Bâyezid ağabeyi Selim’e nazaran ayrımcılığa uğradığını, onun her yönüyle desteklendiğini kendisinin ise en küçük yardımdan dahi mahrum bırakıldığını iddia etmektedir. Babasına karşı “Bizi esirgemez, sevmez, istemezsiniz, bizi düşman bilirsiz”, “Karındaşımı ber-murad edip beni mağbûn eylediniz”, “Ah bana zulüm eylediniz. Halim gayet mükedderdir. Gamm ü gussa ve gayretten helak oldum bilesiz. Ben bu yerlerden ürktüm. Böyle gönülsüz ne hayır etsem gerek...” şeklindeki hitapları dikkat çeker. Bâyezid’in el yazılarındaki bu tür ifadeleri okuyan onun devlet adabını yok sayan bir devlet adamı mı yoksa babasına nazlanan bir evlat mı olduğu konusunda kararsız kalabilir. Bir gerçek var ki Kanuni meseleye pek de baba şefkatiyle yaklaşmamıştır. Zira Bâyezid’in talepleri ilerleyen zamanda otuz bin altınla kalmaz. İstemeye istemeye Amasya’ya varınca Selim’in de Konya’ya gönderilmesini ister. Ayrıca kendi oğullarına da sancak verilmesini şart koşarak adeta babasıyla pazarlığa girişir. Talepleri arasında Amasya’ya beylerbeyilikle gönderilmek de vardır. Kabul görmeyince Ankara’ya, Kastamonu’ya tayin edilmek ister hatta “Bari bana Konya’yı, Selime Amasya’yı verseniz olmaz mı?” önerisinde bile bulunmaktadır. Kısacası Amasya’dan gitmek için bütün seçenekleri zorlamıştır.
Bâyezid babasını ikna etmek için başka bahaneler de üretmeyi ihmal etmez. Özel isteklerinin dışında Amasya’nın şartlarından da şikâyet etmekte yer yer durumunu dramatize etmektedir. Şehrin çukurda ve havasının kötü oluşundan bahseder:
“Eğer bu bendenizi sorarsanız işte Amasya’da gamm u gussa ve gayretten helakim bilesiz. Karındaşımı ber-murad edip beni mağbûn eylediniz. Hususan ki Amasya gibi alçak, havası kem yere bıraktınız.”
“Hergiz (asla) Amasya’ya alışmadım. Havasına mizacım alışmadı. Ölmeye razıyım Amasya’da durmaya razı değilim. Sultanımızın hatırı için Amasya’ya geldim. Bu zamana kadar eğlendim. Emr-i şerifiniz yerine geldi…Vallahi billahi bu yerde halim mükedderdir. Bir kimse cennette olsa dahi gönlü hoş olmayınca heman cehennem gibidir… Sultanım dahi Amasya’yı gördünüz, biliyorsunuz nasıl bir yerdir. Hususan ki sultanım nice defa demişsiz ki “Sultan Bâyezid ile Sultan Ahmed merhum insaf nice Amasya’da olabilirlerdi? Adam duracak yer değildir.”
İlerleyen zamanda Amasya’nın mutsuz şehzâdesi yazdıklarında tehdit dili kullanmaya başlar:
“Vallahi billahi, beni teselli edip istediklerimi vermezseniz hergiz Amasya’da durmaz giderim. Ben gidecek yerim bilirim. Sonra bî-huzur olursunuz. Günah benden olmaz. Nasip olan olur.”
“Vallahi billahi Amasya’ya varmağa rızam yoktur. Bana bu hakaretten ölmek yeğdir.”
“Ben Amasya gibi alçak, murdar bir yerde nice idem, ne eyleyim, böyle havası kemdir. Meğer beni böyle kast ile böyle kem havalı bir yere koydunuz ki, hasta ve sakat olsun deyu beni ve oğlancıklarımı esirgemediniz.”
Bütün bu diretme ve trajik betimlemeler karşısında Kanuni yine de yumuşamaz. Şikâyetlerine karşı da alternatif sunar. Yazın Ladik’e çıkabileceği söylenir ancak şehzademiz ikamet yerlerinin oldukça harap olduğu, masrafların çok olacağını öne sürerek bu teklifi de kabul etmez. Yine Kanuni oğlunu şöyle teskin etmek ister:
“Ecdâdımız bizden dahi ulular idi. Her biri nice zaman Amasya’da oturdular. Hak Teâlâ’ya şükür gerek.”
Ancak şehzâde durumu kabullenecek gibi değildir:
“İmdi benim sultanım ecdadımız Amasya’da oturdular ise ol zamanlar Amasya uç yerler idi, serhad idi. Âbâ ve ecdadımızdan padişah olanlar, oğullarının hakkında olur olmaz müfsid ve haramzadelerin sözlerini istima etmezler idi.”
Şehzâde Bâyezid’in bu cüretkârlıklarını ve Amasya hakkındaki menfi tavrını nasıl anlamak gerekir? Söz konusu ifadelerin psikolojik boyutunu görmezsek Şehzâde’nin gözünden Amasya’ya haksızlık yapmış oluruz. Hani öteden beri “Amasya’ya bir gelen ağlar, bir de giden ağlar” şeklinde duyduğumuz bir söz var. Şehre ilk gelenler dağların etrafını çepeçevre kuşattığı bir yerle karşılaşınca önce üzülürmüş. Ancak bir süre sonra latif havasını, mümbit toprağını, güzel ve uyumlu insanlarını görünce şehre kalben ülfet duyarlarmış. Mecburen gitmek zorunda kaldıklarında ise bu sefer de ayrılığın hüznünü yaşarlarmış. Lakin şehzâdemiz için durum pek öyle olmamış başından beri içinde kor gibi duran taht hırsı gün geçtikçe harlanmıştır. Kütahya’daki kurulu düzenini bozduğu için mektuplarında sürekli Amasya’dan, Amasya’ya uyum sağlayamadığından şikâyet etmiştir. Kardeşi ve rakip gördüğü II. Selim’in de bulunduğu Manisa’dan kendisi gibi uzak bir yere göndermesini istemiştir. O’nun bu yalvar yakar taleplerinin samimi olmadığını, başka amaçlar güttüğünü bilen Kanuni, zaman zaman da saygı sınırlarını aşan oğlunun bu mektuplarına olumlu cevap vermemiştir. Nihayet kardeşi Selim’e savaş açmağa kadar varan Şehzade Bayezid gerçek niyetini ortaya koymuştur. Hırsları yüzünden hem babasına itaatsizlik eden hem de Amasya’da bir an bile mutlu olamayan şehzâdemiz kendi trajik sonunu hazırlamıştır. Amasya’ya bir türlü sığamayan şehzâde, kardeşi Selim’e açtığı savaşta yenilince önce İran’a kaçmak zorunda kalmış ve akabinde isyanın bedelini hayatıyla ödemiştir.
Farabi’ye “Nerelisin?” diye sormuşlar. O da “Bedenimi sorarsanız Farab’lıyım, ruhumu sorarsanız ona henüz memleket bulamadım” demiş. “Kütahya’dan Amasya’ya gitmek cennetten cehenneme gitmek gibidir” diyen Şehzade Bâyezid, ruhunun memleketini mi istiyordu yoksa ileriye dönük politik hedefler mi güdüyordu? Belki de her ikisi. Bu nedenle ağlayarak geldiği Amasya’da yüzü hiç gülmemiştir. O’nun Amasya ile ilgili olumsuz sözlerini daha çok taht namzetliğinden uzaklaşma, yalnızlaştırılma, muhatap alınmama gibi duygusal kırılmalarında hatta içine düştüğü depresif ruh halinde aramak gerekir. Taksiratı af ola.