|
Tweet |
Gördüğümüz her şey bize bir şeyler anlatmak için var gibi adeta. Tek yapmamız gereken gördüğümüz şeylerin arkasındaki anlatılmak istenene odaklanmamız.
Örneğin, bir fırıncının ekmek yapmasını ele alalım. Fırıncının ekmek yapması için neye ihtiyacı var? Una ve suya. Peki bu unun ve suyun bir araya gelip ekmek olana kadar geçirdiği yolculuğu hiç düşündünüz mü?
Buğdayın un olması için önce büyümesi, gelişmesi ve daha sonra hasat edilmesi gerekir. Bununla da kalmayıp hasat edilen o buğdayların bir değirmende adeta paramparça edilircesine dövülmesi gerekir ki buğday un halini alabilsin.
Peki ya suyun yolculuğunu hiç düşündünüz mü? Kim bilir nerelerden akıyor, yolunu buluyor, dağlar taşlar demeden yoluna devam ediyor ve dereler, akarsular vasıtasıyla bizlere kadar ulaşıyor.
Peki bu kadar yolculukla her şey bitiyor mu? Hayır. Fırıncı ekmeği yapabilmesi için uzun yolculuklardan sonra önüne gelen unu ve suyu bir kapta karıştırıyor. Ne Sudan ne de undan eser kalmayıncaya kadar karıştırarak hamur haline getiriyor. Ne garip değil mi? Buğdayın ve suyun yolculuklarından sonra o kabın içinde kendilerinden eser bile kalmıyor ve yeni bir ürün ortaya çıkıyor. Birliğin bir ürünü.
Peki ya sonra? Bu kadar mı fırıncının işi? Hayır. Fırıncı birleştirdiği ürünlerden hamuru oluşturduğunda bir köşeye koyarak bekletiyor. Kıvamına gelmesini bekliyor. Adeta olgunlaşmasını bekliyor gibi. Bir süre bekledikten sonra artık yanma vakti geliyor.
Ne garip değil mi yanmadan ekmek olamıyor. O iki ürün onca yolu aşıp geliyor, yetmezmiş gibi birbiriyle bir olarak kendinden çıkıyor ve bekliyor. Bir de fırına girerek yanıyor. Ve en sonunda ise muhteşem bir ekmek olarak ortaya çıkıyor.
Bakıldığında insan da ekmeğin oluşmasında farklı değil sanki. İlk başta dediğimiz gibi sadece gördüklerimizden ibret almayı bilmemiz gerekiyor.
Gelin şimdi de insanın durumuna bakalım. İnsan bir anne ve babadan meydana geliyor tıpkı ekmeğin ilk baştaki yolculuğu gibi. Buğday ve su…
Daha sonra anne ve babanın bir ürünü olarak çocuk meydana geliyor. İlk bakışta anne babadan eser görünmese de aslında çocuğu oluşturan öz anne ve babadan geliyor çocuğa.
Ve orada da bir bekleme süresi… Çocuk doğmayı bekliyor… Aylar geçiyor ve çocuk dünyaya geliyor. Artık hamurumuz hazır. Şimdi ise yanma vakti. Ekmeğin yanması kolaydır fırına atarsın ve yanar. Peki ya insan nasıl yanarak bir ekmek gibi muhteşem bir ürün olacak?
Bakıldığında alakasız gibi gelse de biraz daha dikkat ettiğimizde görüyoruz ki insanın yanması da doğduğu andan itibaren başlıyor aslında. Yaşadığımız tecrübeler bizi adeta yakıyor, bizi geliştiriyor. Ve hayatımız boyunca her bir tecrübemiz bizim muhteşem bir ürün olmamıza vesile oluyor. Günler, aylar, yıllar derken birçok tecrübe yaşayarak aslında o fırına atılan ekmek gibi pişiyoruz, olgunlaşıyoruz. Ve ne kadar tecrübe yaşarsak da o kadar güzel bir ekmek olmaya doğru ilerliyoruz.
Nihayetinde baktığımızda bizim burada yapmamız gereken şey, yaşadığımız, tecrübe ettiğimiz her şeyden bir ders çıkartmak, her şeyden ibret almak. Bu şekilde hayatımızı sürdürüp, bu şekilde bir sorgulamaya girdiğimizde tıpkı uzun bir yolculuk sonucu fırına girip muhteşem bir ürün olan ekmek gibi bizler de gelişecek, olgunlaşarak muhteşem bir birey olma yolunda ilerleyeceğiz…
Mehmet F. KAYIKÇIOĞLU