“Çamuru kir sanıyor insanoğlu, hâlbuki kendisi de topraktan gelme.”
Ne kadar derin, ne kadar düşündürücü bir söz…
İnsan, bastığı toprağı küçümserken nereden geldiğini unutuyor. Üstüne bulaşan çamurdan tiksiniyor da ruhuna bulaşan kibri, vicdanına sinen kötülüğü göremiyor. Oysa çamur suyla yıkanır; ya kalbe bulaşan kibir neyle temizlenir?
Ne tuhaf bir varlıktır insan! Ayağının altındaki toprağı kir sayar, fakat kendi yüreğinde büyüttüğü kibri bir üstünlük zanneder. Sahip oldukları çoğaldıkça kendisini büyümüş sanır. Oysa büyüyen çoğu zaman insanın kendisi değil, nefsidir.
Bir düşünün…
İnsan ne kadar toprağa sahip olursa mutlu olur? Bir dönüm mü, yüz dönüm mü, bin dönüm mü? Kaç ev, kaç araba, kaç makam yeter insana? Ve bütün bunlara sahip olduğunda gerçekten huzur bulur mu?
Rus yazar Lev Tolstoy, İnsana Ne Kadar Toprak Gerek? adlı öyküsünde bu sorunun cevabını insanın yüreğine dokunan acı bir sonla verir.
Pahom adında bir köylü, daha fazla toprak sahibi olmanın hayalini kurar. Sahip oldukları ona yetmez. Daha çok ister, daha geniş araziler, daha verimli topraklar düşler.
Bir gün kendisine eşsiz bir fırsat sunulur. Güneşin doğuşundan batışına kadar yürüyerek sınırlarını belirlediği bütün topraklar onun olacaktır. Ancak tek şart vardır: Güneş batmadan başladığı yere dönmek zorundadır.
Pahom yürümeye başlar.
Gördüğü her güzel toprağı kendisine katmak ister. Biraz daha ilerler. Sonra biraz daha… Gözü doymadıkça mesafeler uzar. Güneş batmaya yaklaşırken geri dönmesi gerektiğini fark eder.
Koşar.
Nefesi kesilir, gücü tükenir, kalbi dayanamaz hâle gelir. Ama hırsı durmasına izin vermez.
Sonunda başladığı yere ulaşır.
Kazandığını sanır.
Ve o anda yere yığılıp ölür.
Hizmetkârı ona bir mezar kazar.
Bir gün boyunca elde etmek için koştuğu uçsuz bucaksız toprakların ardından, Pahom’a yalnızca bedenini örtecek kadar toprak yeter.
İşte insanın bütün ihtişamını susturan hakikat budur.
Dünyayı alsan ne olur? Sonunda sana da bir mezar kadar toprak yeter.
Pahom’un hikâyesi yalnızca açgözlü bir köylünün hikâyesi değildir. İnsanın kendi sonunu bile bile nasıl yaşadığının, sahip olma tutkusuyla nasıl körleştiğinin hikâyesidir.
Düşünün, insan bazen öyle bir hayat yaşar ki sahip olduğu her şeyi kaybetmekten korkarken, asıl kaybettiğinin ömrü olduğunu fark etmez.
Biriktirir ama paylaşmaz. Yükselir ama eğilmez. Zenginleşir ama merhameti fakirleşir. Başkalarının küçüklüğüne inanarak kendi büyüklüğünü ispatlamaya çalışır.
Oysa ölüm, insanın üzerine giydiği bütün sahte büyüklükleri soyup atan son hakikattir.
Toprak, insanın hem başlangıcı hem de son durağıdır. Ne zengini ayırır ne yoksulu, ne hükümdarı tanır ne de dilenciyi. Herkesi aynı sessizlikle bağrına basar.
Bir gün o çok değer verdiğin unvanını kimse söylemeyecek. Adına kayıtlı mülklerde başkaları yaşayacak. Oturduğun koltuğa başkası oturacak. Senin vazgeçilmez olduğunu düşündüğün dünya, sensiz de dönmeye devam edecek.
Ve belki de en acısı, uğruna nice gönüller kırdığın şeylerin hiçbirini yanında götüremeyeceksin.
Öyleyse insan neden bu kadar kibirli?
Neden karşısındakini küçümsüyor? Neden bir yoksulun yüzüne bakmaya tenezzül etmiyor? Neden makamını, servetini, bilgisini başka insanların üzerinde bir üstünlük sebebi sayıyor?
Yarın kendisine bir avuç toprak yetecek insan, bugün hangi büyüklüğün sahibi olduğunu sanıyor?
Bir cenazede herkes susar. Makamlar susar, paralar susar, unvanlar susar. Geride yalnızca yaşanmış bir hayatın bıraktığı izler konuşur.
Kimi insan bir servet bırakır ama arkasından içtenlikle söylenmiş tek bir güzel söz bırakmaz. Kimi insanın ise dünyalık hiçbir şeyi yoktur ama ardından yüzlerce insanın gözyaşı dökülür.
İşte gerçek zenginlik burada saklıdır.
Çünkü insanın değeri, sahip olduğu toprağın genişliğiyle değil, dokunduğu gönüllerin derinliğiyle ölçülür.
Kibir insanı yükseltmez. Yalnızca kendisini olduğundan yüksek görmesine neden olur. Ve kendisini herkesten yüksek gören insan, gün gelir hayatın en büyük gerçeği karşısında ne kadar küçük olduğunu anlar.
Belki de insanı asıl korkutması gereken ölüm değildir.
Ölmeden önce insanlığını kaybetmiş olmak, geriye dönüp baktığında yaşadığı ömürden yalnızca mal mülk hesabı çıkarabilmektir.
Oysa ne güzel olurdu insan, sahip olduklarıyla değil, paylaştıklarıyla övünseydi. İnsanlara yukarıdan bakmak yerine ellerinden tutsaydı. Daha fazlasını kazanmak kadar, elindekilerin kıymetini bilmeyi de öğrenseydi.
Çünkü dünya, üzerinde sonsuza kadar kalacağımız bir mülk değil, bir süreliğine misafir edildiğimiz bir yerdir.
Ve hiçbir misafir, ayrılırken evin tapusunu yanında götüremez.
İnsanoğlu çamurdan utanacağına, çamuru hor gören kibrinden utanmalı. Çünkü insanı kirleten üzerine bulaşan toprak değil, içinde büyüttüğü kötülüktür.
Bir düşün ey insan…
Bir ömür boyunca ne kadar toprak kazandığını hesapladın. Peki kaç insanın gönlünü kazandın?
Kaç kişinin duasında yer aldın? Kaç kırgınlığı onardın? Kaç insanın derdine derman oldun?
Ve bir gün son nefesini verdiğinde, geride bıraktıkların seni servetinle mi, yoksa insanlığınla mı hatırlayacak?
Pahom bütün gün koştu. Daha fazlasına sahip olmak istedi. Ama sonunda durduğu yerde kendisine bir mezar kazıldı.
Ya sen?
Sen neyin peşinden koşuyorsun?
Hangi hırsın uğruna ömrünü tüketiyorsun?
Ve bir gün koşacak gücün kalmadığında, geriye dönüp baktığında gerçekten yaşamış olduğunu söyleyebilecek misin?
Unutma ey insan…
Dünyanın bütün topraklarına sahip olsan da son nefesinden sonra sana ait olacak yer, yalnızca bedenini örtecek kadardır.
Bu yüzden ne servetine güvenerek insanları küçümse ne makamına dayanarak gönül kır ne de sahip olduklarını kendinden aşağı gördüklerine karşı bir üstünlük sebebi say.
Çünkü bugün toprağın üzerinde ne kadar büyük görünürsen görün, yarın o toprak hepimizi aynı sessizlikle karşılayacak.
Ve unutma ey insan:
Topraktan geldin, toprağa döneceksin. Arada geçen ömründe kendini topraktan üstün sanma.