Bazen hayatın içinde öyle anlar vardır ki insanın yapması gereken şey konuşmak değil, susmaktır. Çünkü bazı seslerin üzerine söz söylenmez. Bazı çağrılar vardır, insanın kendi cümlesini yarıda bırakmasını hak eder. Ezan da bana göre böylesi bir çağrıdır.
Günde beş defa minarelerden yükselen ezan yalnızca namaz vaktinin geldiğini bildiren bir ses değildir. Yüzyıllardır aynı kelimelerle insanı durmaya, düşünmeye, yönünü hatırlamaya çağırır. Şehrin trafiğine, çarşının telaşına, dükkânın hesabına, evin koşuşturmasına karışır. Kimimiz namaza gideriz, kimimiz gidemeyiz; kimimiz işimizin başındayızdır, kimimiz yoldayızdır. Herkesin hayatı, inancı yaşama biçimi ve şartları farklı olabilir. Fakat ezan başladığında birkaç dakikalığına sesimizi kısmak, bana kalırsa yalnızca dinî bir mesele değil, aynı zamanda bir saygı ve incelik meselesidir.
Hele ki camide…
Bazen bir camide vaazı dinlerken ezan başlıyor; müezzinin sesi minareden yükseliyor fakat kürsüdeki konuşma devam ediyor. Cemaat de doğal olarak konuşanı dinlemeyi sürdürüyor. İşte tam burada insanın zihnine basit bir soru geliyor: Ezan bizi Allah’ın huzuruna çağırıyorsa, o çağrı başladığında anlatılan söz birkaç dakika bekleyemez mi?
Üstelik anlatılan konu ne kadar kıymetli olursa olsun…
Vaaz elbette önemlidir. Dinî bilgi önemlidir. Nasihat önemlidir. İnsanlara iyiyi, doğruyu, güzel ahlakı anlatmak değerlidir. Fakat bütün bunları anlatan kişinin, ezan başladığında sözünü kesip müezzini dinlemesi belki de o gün vereceği en güzel vaazlardan biri olur. Çünkü bazı şeyler anlatılarak değil, yapılarak öğretilir.
Hoca kürsüde susarsa cemaat de susar.
Müezzin “Allahu Ekber” dediğinde konuşmasına ara veren bir hoca, aslında hiçbir cümle kurmadan cemaate ezanın kıymetini öğretmiş olur. Çocuk bunu görür, genç bunu görür, yaşlı bunu görür. Ezan biter, duası yapılır ve ardından sohbet kaldığı yerden devam eder. Kaybedilen nedir? Üç-beş dakika. Kazanılan ise belki bir ömür unutulmayacak bir edeptir.
Burada meseleyi hemen “haram mı, günah mı?” tartışmasına çevirmeyi de doğru bulmuyorum. Dinî hayatımızda her davranışın karşısına mutlaka haram, helal, günah veya sevap tabelası koymak zorunda değiliz. Çünkü hayatımızda bir de edep vardır.
Edep bazen kanunun, kuralın ve mecburiyetin söylemediğini insana söyler.
Bir büyüğümüz konuşurken sözünü kesmemek için herhangi bir kanuna ihtiyacımız yoktur. Bir cenazenin yanından geçerken sesimizi kısmamız için kimsenin bizi uyarması gerekmez. Bir insan dua ederken yanında bağıra çağıra konuşmamak için önümüze bir yasak levhası konulmaz. Bunları bize terbiye, gelenek ve vicdan öğretir.
Ezan karşısındaki tavrımızı da biraz böyle düşünmeliyiz.
Üstelik günümüzde susmak eskisinden daha zor. Telefonlar susmuyor, televizyonlar susmuyor, sosyal medya susmuyor, insanlar susmuyor. Herkes bir şey anlatıyor, herkes bir yere yetişiyor, herkesin söyleyecek sözü var. Belki de bu yüzden ezanın birkaç dakikalık daveti yalnız namaza değil, biraz da sessizliğe çağrıdır.
Durmaya…
Dinlemeye…
İnsanın kendi içine dönmesine.
Elbette hayat durmuyor. Doktor ameliyatını bırakmayacak, şoför direksiyonu terk etmeyecek, işçi tehlikeli bir işi yarıda bırakmayacaktır. Kimse dinden hayatın gerçekliğini görmezden gelmesini bekleyemez. Burada sözünü ettiğimiz şey zorunluluklar değil; lüzumsuz konuşmalarımız, gürültümüz ve birkaç dakika ertelenebilecek meşguliyetlerimizdir.
Özellikle de camilerimizde bu hassasiyetin daha görünür olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü cami yalnızca namaz kılınan değil, davranışın da öğretildiği yerdir. Kürsüde anlatılan güzel ahlakın önce o kürsünün çevresinde yaşanması gerekir.
Belki mesele çok küçük görünüyor.
“Ezan okunurken birkaç dakika susmuşuz, susmamışız; ne değişecek?” denilebilir.
Bence çok şey değişir.
Çünkü toplumların değerleri büyük nutuklarla değil, küçük alışkanlıklarla yaşar. Saygı dediğimiz şey de çoğu zaman böyle küçük davranışlarda saklıdır. Bir çocuğun ezan başladığında babasının televizyonun sesini biraz kıstığını görmesi, bir esnafın sohbetine ara vermesi, bir kahvehanede insanların birkaç dakika seslerini azaltması, bir hocanın kürsüde cümlesini tamamlamadan susup müezzine kulak vermesi…
Bunların hiçbiri büyük işler değildir.
Ama medeniyet dediğimiz şey zaten biraz da bu küçük inceliklerin toplamıdır.
Ezan başladığında hayatımızı terk etmemize gerek yok.
Belki yalnızca birkaç dakika ona kulak vermemiz yeterlidir.
Çünkü bazen insanın söyleyeceği en güzel söz, söylemediği sözdür.
Bazen en güzel vaaz da kürsüden yapılan değil, ezan başladığında susarak verilendir.