Kültürlü olmak çoğu zaman çok kitap okumakla, iyi okullarda eğitim görmekle, dünyayı gezmekle, güzel mekânlarda bulunmakla ya da birkaç yabancı dil bilmekle ölçülür. Oysa bunların hiçbiri tek başına insanı kültürlü yapmaya yetmez. Bilgi insanı zenginleştirir, eğitim ufkunu açar, seyahat dünyayı tanıtır; fakat bütün bunların insanın davranışına yansımadığı yerde kültür eksik kalır. Çünkü kültür yalnızca zihinde biriken bilgi değildir; insanın hayata, çevresine ve başka insanlara karşı taşıdığı tavrın adıdır. Medeniyet, kimse bakmazken gösterilen terbiyedir.
Aynı şey servet için de geçerlidir. Para insana imkân verir ama değer kazandırmaz; makam güç verir ama zarafet öğretmez. Zengin bir yüreğin yoksa, servetin çirkin bir dilenciden başka bir şey değildir. Bir insan çok varlıklı olabilir ama merhametten yoksunsa, çok şey biliyor olabilir ama küçümseyerek konuşuyorsa, hayat ona bolluk vermiş olsa bile ruhunda büyük bir yoksulluk taşıyor olabilir. Çünkü insanın asıl zenginliği sahip olduklarında değil, sahip olduklarıyla başkalarına nasıl davrandığında ortaya çıkar.
Gerçek kültür çoğu zaman en sıradan anlarda görünür. Bir garsona nasıl seslendiğinizde, trafikte sabrınızı ne ölçüde koruduğunuzda, bir yaşlıyı dinlerken gösterdiğiniz özenle, bir çocuğun hatasına nasıl yaklaştığınızda, sizden daha güçsüz birine karşı kullandığınız dilde belli olur. İnsan, bildiklerini taşıyabildiği kadar kültürlüdür. Bilgisini kibire, servetini üstünlük duygusuna, makamını buyurganlığa dönüştürdüğü anda kültürden değil, yalnızca gösterişten söz edebiliriz. Vicdan sustuğunda bilgi, yalnızca yük olur.
Fakat kültür yalnızca bireyin meselesi değildir. Bir de toplumun ortak davranış biçimi, ortak vicdanı ve ortak terbiyesi vardır. Japonya gibi toplumlara baktığımızda bunu günlük hayatın içinde açıkça görmek mümkündür. Trafikte, sokakta, toplu taşımada, sıraya girerken ya da ortak alanları kullanırken insanların yalnızca kendilerini değil, başkasını da hesaba kattığını görürüz. Orada dikkat çeken şey birkaç nazik insanın davranışı değildir; yıllar içinde yerleşmiş bir toplum kültürüdür. Bir insan sıraya girdiğinde yalnızca kurala uymaz, kendisinden önce gelenin hakkını kabul eder. Çöpünü yere atmadığında yalnızca çevreyi temiz tutmaz, kendisinden sonra gelecek insanı düşünür. Trafikte öfkesini kontrol ettiğinde yalnızca aracını değil, kendi nefsini de yönetir. Toplum kültürü, insanın kendisini başkalarının hakkı için sınırlayabilmesidir.
Böyle bir toplum kendiliğinden oluşmaz. Kanunla bir gecede kurulmaz, tabelayla yaratılmaz, ceza ile tek başına kalıcı hâle gelmez. Gerçek kültür, insanın yanında polis olmadığında da doğru davranabilmesidir. Bunun temeli ise çocuklukta atılır. Çünkü çocuk dünyaya geldiğinde toplumun değerlerini bilmez; onları görerek öğrenir. Evde anne ve babasını, okulda öğretmenini, sokakta büyüklerini, çevresinde gördüğü insanları taklit eder. Bir çocuğa yüz kez “saygılı ol” demek, onun önünde saygısız davranmaktan daha etkili değildir. Çocuk nasihatten önce davranışı öğrenir. Evde öfke varsa öfkeyi, küçümseme varsa kibri, sevgi varsa sevgiyi, sorumluluk varsa sorumluluğu içselleştirir.
Bu yüzden çocuk eğitimi yalnızca derslerden ibaret değildir. Matematik, fen ve tarih kadar teşekkür etmeyi, özür dilemeyi, sıraya girmeyi, başkasının hakkını gözetmeyi ve ortak yaşamın sorumluluğunu taşımayı da öğretmek gerekir. Çocuğun zihnini bilgiyle doldurup ruhunu boş bırakırsak, iyi eğitimli ama kötü insanlardan oluşan bir toplum üretme tehlikesi doğar. Bilgi aklı büyütür; vicdan ise insanı.
Üstelik çocukları yalnızca eğitmek değil, onları sahipsiz bırakmamak da gerekir. Ne yapacağını bilmeyen, kendisine yön gösterecek bir aile, öğretmen ya da sağlıklı çevre bulamayan çocuk, sokakta çok farklı kapılarla karşılaşabilir. Uyuşturucuya, suça, şiddete ve kötü alışkanlıklara ulaşmanın kolaylaştığı bir dünyada çocuğu kendi hâline bırakmak, onu rastlantılara teslim etmektir. Sonra yıllar geçer ve aynı toplum, büyümüş hâline bakıp “Bu gençler neden böyle oldu?” diye sorar. Oysa asıl soru çok daha önce sorulmalıydı: Biz bu çocukları büyürken nerede bıraktık?
Çocuğa yalnızca “yanlış yapma” demek yetmez; ona doğruyu yaşayabileceği bir hayat sunmak gerekir. Spor yapacağı alan, kitap okuyacağı kütüphane, sanatla tanışacağı ortam, kendisini dinleyen bir aile, yol gösteren bir öğretmen ve ait hissedeceği bir çevre gerekir. Çünkü hayat boşluk kabul etmez. Biz o boşluğu eğitimle, sevgiyle, sporla, sanatla, kültürle ve aidiyet duygusuyla doldurmazsak, başka birileri onu uyuşturucuyla, şiddetle, suçla ya da umutsuzlukla doldurabilir. Çocuk ihmali, geleceğin sessiz felaketidir.
Bir toplumun gerçek gelişmişliği yalnızca yollarıyla, köprüleriyle, yüksek binalarıyla ya da teknolojisiyle ölçülemez. Asıl ölçü, insanların birbirine nasıl davrandığıdır. Çocuğa, yaşlıya, yoksula, yabancıya, güçsüze nasıl yaklaştığımızdır. Bir ülkenin medeniyet seviyesi, meydanlarının büyüklüğünden önce insanlarının birbirine gösterdiği saygıda görünür. Çünkü şehirleri beton kurar ama toplumu karakter ayakta tutar.
Belki de kültür dediğimiz şey, nesilden nesile aktarılan görünmez bir emanettir. Bizden önce gelenlerden davranışlar, alışkanlıklar ve değerler devralır, sonra onları bizden sonrakilere bırakırız. Bu nedenle kültür bir süs, bir diploma ya da bir statü değildir. Kültür, insanın karakteridir; toplumun da ortak vicdanıdır. Evde başlar, okulda şekillenir, sokakta sınanır ve bütün toplum tarafından yaşatılır.
Sonunda insanın da toplumun da değeri aynı yerde ölçülür: Ne kadar bildiğinde, ne kadar kazandığında ya da ne kadar güçlü olduğunda değil; sahip olduklarını hangi ahlakla taşıdığında ve kendisinden sonra nasıl bir insanlık bıraktığında.
Çünkü kültür, bilmekten önce insan kalabilme sanatıdır.