Cennet denildiğinde insanın aklına önce inancı gelir. Müslüman için namaz, oruç, zekât, hac ve kelime-i şehadet elbette bu yolun temel taşlarıdır. Bunların yeri ayrıdır, değeri ayrıdır. Fakat insan bazen şu soruyu da kendine sormalıdır: Cenneti yalnızca yaptığımız ibadetlerin sayısında mı aramalıyız, yoksa yaşadığımız hayatın içinde başkalarına nasıl davrandığımızda da mı?
Çünkü beş vakit namazını kılan bir insanın kalbi kırmaması, oruç tutan bir insanın açın hâlinden anlaması, zekât veren bir insanın yoksulu küçümsememesi, hacca giden bir insanın döndüğünde kibirden biraz daha uzak, merhamete biraz daha yakın olması gerekmez mi? İbadet insanı yalnızca belli vakitlerde Allah’a yönelten bir görev değil, hayatın geri kalanında nasıl bir insan olması gerektiğini de hatırlatan bir terbiyedir. İnsan alnını secdeye koyarken kalbini de yere indirebilmeli; başkasına tepeden bakmaktan vazgeçebilmelidir.
Belki asıl mesele burada başlıyor.
Bir insan düşünün; namazını aksatmıyor ama komşusunun derdiyle ilgilenmiyor. Oruç tutuyor ama çalışanının hakkını geciktiriyor. Zekât veriyor ama verdiği insanı incitiyor. Hacca gidiyor ama döndüğünde gönül kırmaya devam ediyor. Elbette kimsenin ibadetini küçümsemek, değerini tartmak bize düşmez. Fakat dinin insanda yalnızca şekil değil, ahlak da oluşturması gerektiğini düşünmek sanırım yanlış değildir.
Çünkü insanın gerçek yüzü bazen camiden çıktıktan sonra belli olur.
Pazarda eksik tartıp tartmadığında, çalışanının ücretini zamanında verip vermediğinde, kendisine muhtaç bir insanı ezip ezmediğinde, güçsüzün yanında durup durmadığında, kendinden aşağı gördüğü birine nasıl hitap ettiğinde ortaya çıkar.
Belki cennete giden yolun bir köşesinde de bunlar vardır.
Bir fakirin sofrasına sessizce bırakılan bir ekmek mesela… Kimsenin görmediği, fotoğrafının çekilmediği, adının duyurulmadığı bir yardım. Belki alan kişi sizin kim olduğunuzu bile bilmez. Fakat o gece çocuklarının karnı doyar. Siz evinize dönersiniz, o da sofrasına oturur. Aranızda hiçbir bağ yoktur görünürde. Ama belki insanlığın görünmeyen en güçlü bağı tam da orada kurulmuştur.
Sıcak bir yaz günü kapının önüne bırakılan bir kap suyu düşünün. Susamış bir köpek gelir, içer ve gider. Size teşekkür edemez, isminizi bilmez, ertesi gün sizi hatırlamaz. Fakat siz o suyu onun teşekkür etmesi için koymamışsınızdır zaten. Merhamet, karşılığını alamayacağını bildiğiniz bir canlıya iyilik yapabilmektir biraz da. Belki cennetin kokusu bazen böylesine küçük bir su kabının başında duyulur.
Bir yaşlının elindeki ağır poşeti taşımak, evinden çıkamayan bir komşunun kapısını çalmak, annesini babasını yalnız bırakmamak, onların yaşlılıklarına sabır göstermek de böyledir. Anneye babaya hürmet, yalnızca geçmişin bize öğrettiği bir gelenek değildir. İnsan ömrünün en büyük sınavlarından biridir. Küçükken elimizden tutan eller yaşlandığında titremeye başladığında, onların elini bizim tutmamız gerekir. Bir zamanlar bizim sorularımıza sabırla cevap veren insanların aynı şeyi tekrar tekrar anlatmasına tahammül edemiyorsak, belki de biraz düşünmeliyiz.
Cennet bazen bir annenin duasında, bir babanın razılığında saklıdır.
Bazen bir yetimin başını okşarken, bazen hastane odasında yalnız kalmış bir tanıdığın yanında otururken, bazen borcunu ödeyemediği için mahcup olan bir insanı utandırmadan elinden tutarken kendini gösterir. Bazen bir öğrencinin kitabını almak, bazen bir çocuğun ayakkabısını tamamlamak, bazen bir işçinin ücretini günü gelmeden vermek, bazen de kendisine kötülük etmiş birine kötülükle karşılık vermemeyi seçmektir.
İyilik her zaman para da değildir.
Bazen susmaktır.
Bazen affetmektir.
Bazen özür dilemektir.
Bazen insanın haklı olduğu bir yerde bile karşısındakinin kalbini kırmamak için sesini alçaltmasıdır. Bazen yıllardır konuşmadığı kardeşini araması, küslüğü bitirmesi, mezarlıkta pişman olmak yerine hayattayken sarılmasıdır.
İnsan yaş aldıkça şunu daha iyi anlıyor: Cennet belki de yalnızca ileride kavuşmayı umduğumuz bir yer değildir; ona hangi insan olarak yürüdüğümüz de önemlidir.
Secde eden ama merhamet etmeyen bir kalp eksik kalır. Oruç tutup açın hâlini düşünmeyen, zekât verip yoksulu küçümseyen, hacca gidip kibirden kurtulamayan insanın belki kendine dönüp bir kez daha bakması gerekir. Çünkü ibadet insanı güzelleştirmiyorsa, davranışlarını değiştirmiyorsa, dilini yumuşatmıyorsa, vicdanını büyütmüyorsa bir yerde eksik bıraktığımız bir şey olabilir.
Cennetin anahtarını kimin taşıdığını, kimin oraya gireceğini elbette biz bilemeyiz. Bu hüküm insana ait değildir. Ama nasıl bir insan olmamız gerektiği konusunda bize düşen çok şey vardır.
Doğru olmak, adaletli olmak, emanete sahip çıkmak, kul hakkından sakınmak, yoksulu gözetmek, hayvana merhamet etmek, anne babanın gönlünü hoş tutmak, yetimi incitmemek, güçsüzün hakkını korumak, kibirden uzak durmak, affedebilmek, paylaşabilmek…
Belki bütün bunlar ibadetlerimizin hayata yansıyan yüzüdür.
Bir gün bu dünyadan ayrılırken ardımızda kaç ev bıraktığımızın, kaç araba değiştirdiğimizin, kaç kişinin bize “efendim” dediğinin pek bir anlamı kalmayacak. Belki geriye, bir insanın “Beni en zor günümde yalnız bırakmadı” cümlesi kalacak. Bir annenin duası, bir babanın razılığı, doyurduğumuz bir çocuğun hatırası, kapısına su koyduğumuz bir hayvanın sessizliği, kırmadığımız bir gönül kalacak.
Ve belki o zaman “Cennet neresidir?” sorusunun cevabı biraz daha anlam kazanacak.
Cennet elbette inancımızın bize vadettiği büyük ve sonsuz bir yerdir. Ama ona yürüyen yolun üzerinde namaz kadar merhamet, oruç kadar sabır, zekât kadar paylaşmak, hac kadar tevazu, kelime-i şehadet kadar da güzel ahlak vardır.
Belki cennet çok uzaktadır.
Belki de ona açılan bazı kapılar, her gün önümüzden sessizce geçmektedir.
Bir annenin elinde, bir babanın duasında, bir fakirin sofrasında, bir yetimin başında, susamış bir hayvanın önündeki bir kap suda…
Mesele biraz da o kapıları görebilecek bir kalbe sahip olabilmektir.
Mevlid Kandiliniz mübarek olsun efendim.