Ecdadımız kabirleri sadece ölenlerin def u refedildiği yerler olarak düşünmemiş adeta yaşayanlara çeşitli mesajlar veren bir okula dönüştürmüştür. Bu nedenle tarihi kabirler edebiyat, mimari, biyografi gibi alanlara önemli veri sağlamaktadır. Bunun yanında ölümle hayat arasında bağ kurucu mesajlar taşıması Osmanlı kabir anlayışının başlıca amaçları arasındadır. Şâhidelerde kayıtlı edebî dizeler hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan insanoğluna yerinde ibret alma fırsatı sunar. Görkemli ve konforlu hayatların ölüm pençesi karşısındaki çaresizliğini, genç yaşında hayata doyamadan bu dünyadan göçenlerin elem ve hüznünü dile getiren baş taşları henüz taştan daha katı olmamışsa kalpleri tefekküre sevk eder.
Diğer taraftan hayattayken ilim, irfan ve sanat alanında temayüz etmiş önemli ve büyük zatların kabirlerini muhafaza edebilmek bir vefa örneğidir. Şahıslar hayattan çekilse de mekanla bütünleşen kabirleri yaptıkları güzel işlerin sonrakilere ilham kaynağı olmasına, örnek davranışların halkın gündeminde kalmasına vesile olur. Bu bakımdan ecdad mezarlarını korumak tarihi ve kültürü korumak anlamına gelmektedir.
Kimi ulu şahsiyetlerin kabirleri sonrakiler için adeta cazibe merkezi olmuş ve pek çok kişi ölümünden sonra bu zatların yanı başına defnedilmek istemiştir. Medine’de Cennetü’l-baki mezarlığı Allah Resûlü’nün talimatıyla tespit edilen ve âl-i resulden birçok kişinin ve sahabe-i kiramdan önemli şahsiyetlerin metfun olduğu bir yerdir. Başta Allah Resulüne olmak üzere bu kıymetli şahsiyetlere yakın olmak isteyen birçok kişi Baki mezarlığına defnedilmeyi arzulamıştır.
Yine “Kişi sevdiği ile beraberdir” nebevi ilkesine münasip olarak yaşarken hocasını veya mürşidini Allah için sevenler öldükten sonra da yanlarından ayrılmak istememişler ve vasiyetlerine binaen yanı başlarına defnedilmişlerdir. İstanbul’da Allah Resûlünün yari Eyüp Sultan, Yahya Efendi, Sümbül Efendi, Hüdai Hazretleri gibi gönüllere taht kuran büyük zâtların yanına defnolmak ve onlarla haşrolmak isteyen niceleri kabir âleminde onlara yakın olmak için adeta yarış halinde olmuşlardır.
Hüsn-i hattın piri, hattatların kıblesi Amasyalı hemşehrimiz Hattat Hamdullah’ın Karaca Ahmet’teki kabri hat sanatıyla iştigal edenler için ayrı bir anlam ifade etmiştir. Hat sanatını meşk eden hattatlar vefatları halinde üstadın yanına defnolunmayı arzulamışlar ve zamanla Şeyhin çevresi “hattatlar sofası”na dönüşmüştür.
Kimi talebeler yahut müridân üstadının ayakucuna defnedilmeyi saygı ve şeref bilmişlerdir. Amasyalı Akifzâde Abdürrahim Efendi’nin naklettiğine göre Ankaralı Salih Efendi hak vaki olduğunda mürşidinin ayakucuna defnedilmeyi vasiyet etmiş ve kitâbesine Kehf Sûresi’nde geçen “Ve kelbuhüm bâsıtun zirâayhi bi’l-vasît” ayetinin hakk edilmesini istemiştir.
Şehrimizdeki Pirler mezarlığı da zikredilen mekanlar gibi Amasya’da manevi cazibe alanlarından biriydi. Hazretin manevi büyüklüğü pek çok ilim ve irfan sahiplerinde öldükten sonra onun manevi gölgesi altında yatma isteği oluşturmuştur. Ancak ne yazık ki günümüzde türbenin kendisinden gayrı etraftaki mezarlardan hiçbir eser kalmamıştır. Özellikle yakın geçmişte bölgede yapılan çalışmalarda bu adadaki mezarların hemen hepsi yok edilmiştir. Bu bağlamda sonraki yazımızda bu civara defnedilip de kabri korunamamış bazı önemli şahsiyetlerden bahsetmek istiyorum. Sağlıcakla kalın.