Mevlâna Mesnevi’sinde bir debbağ hikayesi nakleder. Özetleyecek olursak bütün gün tabakhanede deri işlemekle meşgul bir debbağ çarşıya çıkar. Çarşıda dolaşırken bir misk dükkanına girip de güzel kokuları içine çekince birdenbire düşüp yere yığılır. Etraftaki insanlar biraz merak biraz da endişe içinde kendinden geçen adamın başına toplanırlar. Kalbini, nabzını yoklayanlar, ayıltmak için yüzüne gül suyu serpenler, burnuna güzel kokular tutanlar… Bu çabaların hiçbiri fayda etmez. Çünkü adamın başına gelenler zaten o güzel kokular yüzündendir. Tanıyanlardan biri durumu yakınına haber verince adam koşa koşa oraya gelir. Tedbirli gelen adam elbisesinin yeni içinde saklayarak getirdiği bir parça köpek tersini koklatınca boylu boyunca yatan debbağ uyanır ve kendine gelir.”
Hikâye ana hatlarıyla bu şekilde. Mesaja geçmeden önce bazı ön bilgiler edinmekte fayda var. Debbağ; ham deriyi tabakhanede işlemden geçiren kimse demektir. Modern fabrikaların ve kimyasal işlemlerin olmadığı dönemlerde deri imalathaneleri geleneksel usullerle çalışırdı. Deri insanların kullanımına hazır hale gelinceye dek debbağlar eliyle zorlu aşamalardan geçerdi. Ham derilerin havuzlarda bekletilip yağ ve et parçacıklarından ayrılma süreçlerinde ortamı dayanılması güç kötü kokular kaplardı. Sadece bu kadar da değil, deriyi tüylerinden arındırma işlemi için bir de taze köpek tersine ihtiyaç duyulurdu. Dilimizdeki hani o “tabakhaneli” meşhur deyim bu uygulamadan mülhem söylenmiştir. Bu yüzden bazı tabakhanelerin yanında özel olarak köpeklerin beslendiği de olurdu. Çoğu kişinin yanına yaklaşamayacağı bu işi meslek edinen emektar bir debbağın ölene kadar artık hiç kötü koku hissetmeyeceği söylenmiştir. Çünkü burnu en kötüsünü koklamaya zaten alışmıştır. Rivayet o ki eskiden deri tekelini elinde bulunduran Safranbolu tabakhanesi debbağları üzerlerine sinen kötü kokular yüzünden cami cemaati tarafından hoş karşılanmaz hatta dışlanırlarmış. Doğruysa bunun üzerine debbağlara gidebilecekleri ayrı bir cami bile yapılmış.
Mevlânâ’nın debbağ hikâyesi çok boyutlu okunabilir. İnsan, içinde bulunduğu ortama zamanla uyum sağlayan bir varlıktır. Çevre insanın duygu, düşünce ve inançlarının şekillenmesinde önemli bir faktör olmaktadır. Bu bakımdan insanı kendi içtimai çevresinin toplamı olarak nitelendirmek mümkündür. Kişi kimlerle oturup kalkarsa, dostluk kurarsa bakış açısı, alışkanlıkları, zevkleri, duygu ve düşünceleri ona göre şekillenmektedir.
Hikayedeki debbağ aslında mecazen sürekli kötü bir çevrede bulunan, ortama ayak uyduran ve oranın havasını kanıksamış kimseyi temsil ediyor. Misk dükkânı ve o dükkândaki güzel kokular ise, güzel haslet ve davranışların yaşandığı çevreyi simgeliyor.
Kötü ortamı zamanla benimseyen ve hayat tarzı haline getiren debbağ misk kokularını solumaya başlayınca pis kokuya alışan vücudu buna karşı reaksiyon gösteriyor. Bunun gibi kötü ortamlar ve arkadaşlıklardan öğrenilen haller kişide öyle içselleştirilir ki insan sadece güzel insanlardan ve onların şenlendirdiği güzel meclislerden uzak kalmaz. Zamanla o tür ortamlarda kişinin hayata bakış açısı değiştiğinden aynı zamanda iyi davranışlara ve iyilere karşı da alerjik reaksiyonlar geliştirir.
Bu durum kirli bir camdan etrafa bakıp da güzel ve temiz şeyleri kötü ve çirkin görmek gibidir. Öyle ki o pencereden en güzel suret ve manzaralar dahi kötü görünür. Aynı şekilde bakış açısı değişince güzel ahlak dediğimiz haller, fıtrata uygun hükümler ve prensipler, hep kötü ve itici görülmeye başlar. Bu hal biraz da Kur’ân’da geçen “kötülüklerin süslenip güzel gösterilmesi”nin bir tezahürüdür. Günahlara, haramlara alışmış ve onları dünyasında normalleştirmiş kimseye İslam’ın güzelliklerini anlatmak zordur. Nâ-meşru ilişkilere alışmış, hayat tarzı haline getirene iffet, haya, namus, mahremiyet gibi güzel değerleri anlatamazsınız. “Bekarım, hamileyim. Sana ne?” söyleminde ifadesini bulduğu üzere onur ve haysiyeti ayakta tutan çabalara karşı ciddi alerjik reaksiyon belirir. Mekke müşriklerinde gördüğümüz üzere Allah denilince surat ekşir, peygamber denilince hoşnutsuzluk olur. Nitekim âyette “Kendilerine âyetlerimiz açık açık okunduğunda, inkârcıların yüzlerindeki hoşnutsuzluğu hemen anlarsın. Neredeyse âyetlerimizi kendilerine okuyanlara saldıracaklar...” buyrulmaktadır.
Vahyin elçisini gözleriyle gören Ebû Cehil gibilerin tavrını başka nasıl izah edebiliriz? Yeryüzünün en muazzam ahlakına sahip, âlemlere rahmet Hz. Peygamberin (a.s) eşsiz güzelliğini görünce alabildiğine çirkinleştiler. O sultânü’l-ezhârın örnek hayatından çıkan misk kokularından doya doya içlerine çekip ferahlayacaklarına vücut kimyaları bozuldu. Kalpleri öylesine kibir, küfür ve inkâr pisliğine batmıştı ki iman ve tasdiki reddettiler. Hayatını gübre topu yuvarlamakla geçiren, gıdasını o şekilde alanlara gül kokusunu anlatmak mümkün mü? Sineklere bataklık gerek, gül bahçesini neylesin değil mi? Söyleyen pek doğru söylemiş: “Çiçeklerin çöpten daha güzel olduğuna sinekleri ikna edemezsiniz.”
Kıssadan hisse; debbağın hali bir tür idrak körelmesini ifade ediyor. Bu duruma düşmemek için hangi ortamlarda bulunduğumuz, hangi havayı kimlerle soluduğumuz önem arzediyor. Peygamberimizin “Allahım! Bize eşyayı hakikati üzere göster” şeklinde dua ettiği rivayet edilir. Batıla kanıp da hak ve hakikate düşman olmaktan Allah’a sığınırız. Rabbimizden akl-ı selîm, kalb-i selîm ve zevk-i selîm dileriz.