|
Tweet |
Ne çok zorlanıyoruz bir şeyi yaşamak isteyip de bir türlü yaşayamamanın üstesinden gelmeye çalışırken. Saklanıyoruz köşe bucak kendimizden. Bize kendimiz olma fırsatını veren en ufak bir şeyde bile gözlerimize mil çekiyoruz sanki görmemek için içimizi. Korkuyoruz en temelde. Çok iyi sandığımız veya sanmak istediğimiz hayatımızın düzeninin bozulacağından, başkalarının bize olan sevgisinin biteceğinden, en net haliyle de yok sayılmaktan… Bu yüzden klişelerin duvarlarına saklanmak, kendi suretimizden dahi kaçmak çok işlevsel, çok mümkün gibi geliyor. Ama duvarın arkasında dura dura kayboluyoruz, unutuluyoruz. Var olmak, hatırlanmak istiyoruz fakat o duvarın dibinden ayrılırsak sanki cephedeki bir asker gibi vurulacağımızı düşünüyoruz. İnsanın var olma çabası çok ilginç bir dilemma gerçekten. Kendisiyle yarım saat bile baş başa kalamayan bir varlık, kendisine verilen hayatın inceliklerini görüp hissedebilmek için senelerini harcıyor. Yemek yemek istiyor örneğin, bir partner bir aile istiyor, para ve statü istiyor sonra… Bilmek istiyor tüm aklıyla, erişebildiği her şeyi. Tüm bunların içine dalıp hazzı bir vakum makinesi gibi çekmek istiyor. Ne yazık ki bulduğu çoğu şey hezimetten öteye gidemiyor, makine bozuluyor ve değil bir şeyleri içine çekmek, içindekileri dışarı saçmamak için çabalıyor öylece. Kendine perde çekerek yapmaya çalıştığı her şey eline yüzüne bulaşıyor insanın. Ama insanın dilemması sanıldığından çok daha büyük ve sınır tanımıyor. Var oluşun en biricik sorusuyla programlanmış halde yaşıyor çünkü: Hayatımın anlamı ne? Sakın bunların dramatize olmuş bir düşünce organizasyonu olarak yazıldığını düşünmeyin. Bu olsa olsa hepimizin bildiği ama üstü çeşitli arzularla ve meşgalelerle sıvanmış bir gerçeğin portresidir. İnsanın içine bir kere düşsün bu soru, kor gibi yakar inceden inceden. Sanki bir o yandan bir bu yandan çekiştirilir gibi hisseder durmadan. Sükunetin yerini kaos alıverir göz açıp kapayıncaya kadar. Sebepsiz görünen sızlanmalar can sıkmaya başlar. Tadı kaçar insanın, hani hasta olunca ağzımızda acı bir tat olur da ne yaparsak yapalım gitmez ya, hah işte tam da o cinsten.
Ağzımızdaki o acıyı söküp atamayız belki ama tadını değiştirebilmek de imkansız olmasa gerek. Kimseye vaaz vermek gibi bir derdim olmadığından “hayat bayram olsa” moduna da girmeyeceğim. Şeffaflıkla gördüğüm şey birbirimizin ruh halini hatrı sayılır ölçüde etkilediğimiz ve değiştirdiğimiz gerçeği. Madalyonun diğer yüzü olan bu gerçek, bize dilemmamızla başa çıkma gücü vermekte bir numaradır bana kalırsa. Esasen bana sorarsanız veya sormasanız da diyebilirim ki bundan başka çare de yoktur!
Rümeysa Dağdeviren