Dini terminolojide kullanılan kavramların bir sözlük anlamı ve bir de terim anlamı bulunmaktadır. Kavramlar zaman içinde terimleşirken zihinlerde o şekilde tanınıp bilinmekte ancak bu sırada kök anlamını yansıtmaktan uzaklaşabilmektedir. Bu da ilgili kavramların gerçek amaç ve hedeflerini gözden kaçırma riskini beraberinde getirmektedir. Örneğin zekât malın kırkta birini ihtiyaç sahiplerine vermektir. Bu fıkıh ilmi tarafından yapılan bir tanımdır. Ancak “Bu kelime niçin söz konusu fiile isim olmuştur?” sorusu ilgili tanımda açıkça görülmez. Şöyle ki “zekât” aslen arınma, temizlenme anlamlarına gelmektedir. Zekât vecîbesini dînî şartlarıyla yerine getiren kişi hem maddî hem de manevi yönden bir arınma gerçekleştirmiş olmalıdır.Kişi zekât vermekle hem kalbini cimrilikten ve hem de servetini muhtaçların hakkından arındırır. Bunun için zekâta “zekât” denilmiştir.Bu nedenle terimleşen kavramları kök anlamları ile beraber bilmek ve düşünmek ibadetlerin birer âdet ve şekil haline gelmemesi açısından önem arz etmektedir.
İşte “İman” kelimesini de bu tür kavramlara örnek olarak gösterebiliriz. İman başta Allah'ın varlığı, birliği olmak üzere inanılacak diğer hususları tasdik etmektir. Bu haliyle tanım terimsel bir mahiyet taşır. Bunun yanında kelimenin sözlük ya da etimolojik anlamına bakarsak imanın sözden öteye geçen ahlâkî bilinçle güçlü bir ilişki halinde olduğu görülmektedir. Zira iman kavramı “güvende olmak” ve “güven vermek” anlamlarına gelmektedir.Burada emân, emn, emîn ve emanet gibi güvenle ilişkili diğer kavramların da imanla aynı kökten türemiş olması dikkat çekicidir.
Şu halde iman eden bir mümin hem Allah'ın güvenine girmiş hem de çevresine güven vermeyi taahhüt etmiş kimse demektir. Muhammedü’l-emîn olarak bilinen Peygamberimizin (a.s) “Müslüman, başkalarının elinden ve dilinden selâmette olduğu kimsedir” hadîsi de tam olarak bunu ifade eder.
İman öyle bir güven verme halidir ki sadece insanlara değil onların dışında diğer canlılara ve tabiata kadar uzanır. Müminin emniyet ve emânetinden hayvanlar ve doğaya da zarar görmez, görmemelidir. Mümin bulunduğu yere huzur verir, vermelidir. Gittiği yere güven verir, vermelidir.
Mümin sahip olduğu nimetleri sorumsuz ve hoyratça kullanan mutlak sahip değildir. Her nesi varsa ona emâneten verilmiştir.Emanetin gereği kırmamak, yıkmamak, bozmamaktır. İman zulme, ihânete asla izin vermez, vermemelidir. İman yalana, hileye, aldatmaya, çalmaya imkân vermez, vermemelidir.
Küçük-büyük, âmir-memur, zengin-fakir, kadın-erkek, satıcı-alıcı herkes birbirinden emin olduğu sürece iman toplumu olurlar. Hülâsa, imanın hayata huzur ve güven vermesi onu yalnızca dil ile tasdik ve ikrar düzeyinde görmemekten geçer. İmanı içselleştirdiğimiz ve erdemli bir hayata dönüştürdüğümüz ölçüde gerçek mümin oluruz.