beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort
Bugun...


Recep Orhan Özel

facebook-paylas
ON BEŞ TEMMUZ’A BİR DİPNOT: “GASSALİN ÖNÜNDEKİ MEYYİT GİBİ OLMAK”
Tarih: 11-07-2025 08:52:00 Güncelleme: 11-07-2025 08:52:00


Yıllar önce bir mecliste otururken, sınama amacı taşıyan bir soruyla karşılaşmıştım. Soruyu yönelten kişi, “Din akıl mıdır, nakil midir?” diye sordu. Bu soru, öğrenme arzusundan çok “bakalım ne cevap verecek?” merakından ileri geliyordu. Hiç tereddüt etmeden “Hem akıldır, hem nakildir” cevabını verince, bir anlık duraklayıverdi. Çünkü, kendi dini çevresinden edindiği ön yargıların etkisi ile “din akıldır” dememi bekliyordu. Öyle cevap vermiş olsaydım hemen dini kendi aklına göre eğip büken reformist taifeden olduğuma hükmedilecekti. Halbuki ne reformisttim ne de onun gibi düşünüyordum. Şaşırıp kalması ondandı. 

Oysa din, hem Allah ve Resûlü tarafından bildirilen hükümleri içerir, hem de insanı düşünmeye ve akl etmeye davet eder. Vahiyle belirlenen prensipler görmezden gelinemez; fakat akıl da bir kafese konularak hapsedilemez. Örneğin akıl dinin belirlediği namaz, oruç, hac gibi temel ibadetlere alternatif usuller koyamaz. Ancak bunların hikmetlerini anlamada, açık hüküm bulunmayan birçok konuda içtihat etmede hep akıl devrededir. Bu anlamda din hem nakildir hem akıldır. Bu bir denge meselesidir ve tarih boyunca usul ilminde derinleşmiş İslam âlimleri, fikrî çabalarını bu dengeyi korumaya adamışlardır.

Kimi dinî gruplarda öyle bir damar var ki akıl ve düşünceden hiç hoşnut oldukları söylenemez. Bu tür çevrelerde mensuplara sürekli kayıtsız şartsız itaat dikte edilmekte, acayip garaip anlatıların kaynağını ve sıhhatini sorgulayanlar ise kınanmaktadır. Bunun neticesinde ise din adı altında maalesef hurafeler, batıl inanç ve kabuller alıp başını gitmektedir. 

Bendeniz bugüne kadar hayatımda hiç tasavvuf karşıtı olmadım. Bilakis tasavvufu eskilerin “ahlâk-ı hamîde” dedikleri güzel ahlak disiplini olarak gördüm. İslam’ın nezaket ve letafetinin en ince şekilde temsil edildiği bir kulvar olarak bildim. Türk milletinin manevi kodlarında Yesevi, Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektas-ı Veli gibi nice irfan sahibi erenlerin öğretilerinin olduğunu anladım, yeri geldiğinde dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Bu mecrada yol yürüyen oldukça nezih ve güzel insanlar tanıdım.

Lakin tasavvufa dair bu genel müspet tavrımızın kimi kitaplarda geçen ve onlardan beslenen anlayışlarda yer bulan bazı yanlışları görmemize engel olmadığını da söylemeliyim. Zira yanlışları görmezden gelmemek, hakikatleri söylemek, ilim adamlarının boynunun borcudur. Aksi halde din adına ortaya çıkan felaket ve yıkımlardan onlar da sorumlu olurlar.

Evet, kimi dini anlayışlarda öncekilerden tevarüs edilen “gassalin önündeki meyyit olmak” şeklinde bir deyim vardır. Bu deyim şeyh-mürit ilişkilerinde gündeme getirilen ve müridin şeyhine karşı mutlak itaat ve teslimiyetini öngören bir anlam içermektedir. Hak vaki olmuş bir kimse, gassalin önünde nasıl etkisiz ve tepkisiz duruyorsa müridin de şeyhi karşısında aynı şekilde sorgusuz sualsiz teslim olması gerektiğini ifade eder. Örneğin Tenvîru’l-kulûb adlı eserde “Mürid’in şeyhine karşı edeplerinden biri de velev ki zâhiren haram olsun yaptığı her işte ona itiraz etmemesi ve onun önünde gassalin önündeki ölü gibi olmasıdır.” denilmektedir. Bunun gibi başkaca kitaplarda aynı tutum sürdürülür ve müridin şeyhine neden, niçin, nasıl gibi sorular sorması yasaklanır.

Bize göre birini gassalin önünde meyyit yapmak, o kişiyi neredeyse daha yaşarken öldürmekle eşdeğer bir cinayettir. Biyolojik olarak var olan bir insanın aklını, fikrini, yanlışı görme ve doğruyu bulma kabiliyetini yok etmenin onu öldürerek etkisiz kılmaktan ne farkı vardır?

Hatasız, eksiksiz ve kusursuz olmak yalnızca Allah’a mahsustur. Mutlak itaat yalnızca Rabbimize olur. Buna rağmen Cenab-ı Hak insanları ayetleri üzerinde düşünmeye, akletmeye davet eder. Peygamberimiz (a.s) vahiy aldığı halde zaman zaman vahiy tarafından uyarılmış ve bazı fiilleri düzeltilmiştir. Yine bir âyet-i kerîme “onlarla istişare et” diyerek çevresindeki sahabenin görüşlerini dinlemesini tembihlemiştir. Peygamber konumunda olan için durum böyleyken hangi vasıf ya da unvan bir insana ondan daha yukarda bir rütbe verilmesine imkân verebilir? Unvanı ne olursa olsun bir kula bu derece tartışmasız bir konum verilmesi doğru mudur?

Burada aklı yok sayan dini söylemin iki temel zararı vardır. Birincisi şeyh, hoca ya da lider konumundakini hatasız, günahsız bir konuma getirmektir ki bu vasıf zelle dediğimiz hataları işleyen peygamberlerde bile yoktur. Davranışları denetlenemez, sorgulanamaz bir boyut içerir. Halbuki bu ince çizgiyi koruyan hakiki tasavvuf erbabı şeriat-tarikat birlikteliğine özen gösterirken esasen benzeri tehdit ve telkinlerin önüne geçmeyi amaçlar. Yani ilim sahibi hakiki mürşitler kimsenin dinin genel kurallarına aykırı emir, telkin veya öğreti ihdas edemeyeceğinin idraki içindedir.

İkincisi mürid konumundakini onu insan yapan en büyük değer olan akıldan mahrum bırakmaktır. Sorma ve sorgulama yeteneği elinden alınmış bir insan her türlü emir ve telkine açık hale gelir. Zira insan akıl ve iradesi esir alındığında istenildiği gibi yönetilen otonom bir varlığa dönüşür. Yanlış ve sahtekâr şeyhlerin elinde bu çeşit inançlarla uyuşturulan ve düşünme yeteneğini kaybeden nice insanlar olmuştur. Meşru olmayan fiilleri işleyen ve kendine şeyh ve hoca vasfı verenlerin peşine takılanların apaçık yanlışları görememesi başka nasıl izah edilebilir?  On beş Temmuz akşamı olanların teolojik arka planını bu perspektiften okumak ve tehlikenin boyutlarını anlamak mümkündür. Hiç şüphesiz “hoca”sından aldığı gayr-ı meşru emri hiç düşünmeden dini bir vecibe gibi algılayan, milletin silahı ile milleti vuran kişilerin halet-i ruhiyesinde böyle kötü telkinlerin etkisi vardır. O gün silahları acımasızca millete çevirenler, halkın üzerine uçaklardan bombalar yağdıranlar aslında akıl ve iradesi ellerinden alınmış, robotlaştırılmış insanlardı. Liderlerinden gelen emir ve telkinlerin korkunçluğunu hiç sorgulamadılar. Çünkü mutlak, sorgulanamaz ve her yaptığında hikmet olduğu bildirilen bir otoriteye inandırılmışlardı. Akıl ve iradesi çalınmış bu kimseler kendilerinden istenilen gayr-ı meşru talimatlara “Hayır, olmaz, bu ne aklen ne de dinen doğrudur” diyemediler. Çünkü gassalin önündeki ölü gibiydiler. Sonuçta birçok masum insanımızı şehit ettiler ve şu güzel ülkemize çok ağır bedeller öğrettiler.  

İşte burada referanslarını Kur’ân ve sahih sünnetten alan doğru din eğitiminin önemi kendini göstermektedir. A’râf Sûresi 157. âyette buyrulduğu üzere Peygamberimizin gönderiliş amaçlarından biri insanları prangalarından kurtarmaktır. O’nun (a.s) öğrettiği tevhit inancı insanı özgürleştirmek için vardır. Zira İslam, insana akıl ve iradesiyle mükemmel bir varlık olduğunu hatırlatarak hiçbir nesneyi, rütbesi ne olursa olsun hiçbir insanı tanrılaştırmaması gerektiğini öğretir. Dolayısıyla Kur’ân ve sünnet çizgisinde olan bir mürşid insanları kendine ya da bir başkasına değil Rabbine kul olmaya çağırır. Akla, tefekküre, sormaya, anlamaya teşvik eder. Ben şeyhim, hocayım filan diyenler talebelerine bu hakikatleri öğretmeli Kur’ân ve sünnetin başta kendisi olmak üzere herkesi bağladığını vurgulamalıdır. Yanlışların kitaplarda yazması kimseyi mazur kılmaz.  





YAZARIN DİĞER YAZILARI

Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
HABER ARŞİVİ
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
YUKARI