Rüşvet, yapılan iş karşılığında gayr-ı meşru bir çıkar ve menfaat sağlamaktır. Rüşvetin “alan” ve “veren” olmak üzere iki tarafı vardır. Alan taraf, ifa ettiği görevden ileri gelen imkân, güç ve nüfuzunu kullanan kimsedir. Rüşvet veren kişi kanunen mümkün olmayan işini yaptırmak, kendine öncelik ve ayrımcılık oluşturmak, iş ve işlemlerini çabuklaştırmak gibi meşru olmayan çeşitli nedenlerle rüşvete başvurabilir. Allah Resûlü (a.s) “Rüşvet veren de alan da ateştedir” buyurarak alanın da verenin de sorumlu olduğunu bildirmiştir. Aracılık yapanı da buna dahil etmek gerekir. Rüşvet düzeninde parayı bastıran hak etmediği görev ve makamlara oturur. Haksız olduğu halde mahkemelerde dava kazanır. Suç işlemişse cezalardan yırtar. Devlet hizmetlerinden ihale alır. Hasılı alan taraf haksız kazanç, veren taraf da haksız bir menfaat elde eder.
Rüşvet çarkının normalleştiği bir sistemde mazlumun, mağdurun, yoksulun, bilgili ve ehil olanın var olması, hakkını alması, işlerinin zamanında yürümesi mümkün değildir. Kanunlar karşısında herkes eşit olması gerekirken devletin kanun ve nizamı nüfuzlu haramilere işlemez. Adalet, liyâkat, merhamet, doğruluk, dürüstlük gibi değerler yok olur. Açgözlü ve tamahkâr asalakların elinde devletin çivisi çıkar. Bu bakımdan rüşvet devletleri içten içe çürüten bir hastalıktır. Düzeni bozulan, çivisi çıkan devlet aygıtı, kendisine kene gibi yapışan kan emici bu parazitlerden yorgun düşer ve yıkıma sürüklenir.
Rüşvet sadece bugünün değil, tarihin çok eski dönemlerinden beri gayr-ı meşru işleri yaptırmanın bir yolu olarak kullanılmıştır. Kur’ân, Yahudi bilginlerinin insanlardan rüşvet aldıklarından bahsetmektedir. Antik Yunan ve Roma’da yönetici sınıfı arasında rüşvetin var olduğu ifade edilir. Osmanlıyı yıkıma götüren nedenler arasında devlet kademelerindeki rüşvetin yaygınlığı gösterilir. 16. yy’da rüşvet Osmanlı devlet teşkilatında çokça yaygınlık kazanmıştır. Kanuni dönemini yaşayan Fuzûli (ö. 1556) Şikâyetnâme’sinde “Selam verdim, rüşvet değildür deyu almadılar” diyerek devlet kademesinde rüşvetle iş görenleri hicveder. Yine ona yakın dönemlerde yaşayan Amasyalı Yûsuf Sinanüddin Efendi (ö. 1591) “Tebyînü’l-mehârim” adlı Arapça eserinde yargıya hâkim olan rüşvet düzenini biraz da ironik bir dille şöyle tenkit etmektedir:
“Bil ki zamanımızda rüşvet oldukça yaygınlaşmıştır. Durum öyle bir hale vardı ki, hakimler nezdinde rüşvetsiz bir iş görülemez oldu. Hakimler dinlerine ve insanların mallarını haksız yolla yeme konusuna hiç aldırmıyorlar ve bu yüzden rüşvet karşılığında hüküm vermeyi de umursamıyorlar. Ayette buyrulduğu üzere onlar ancak karınlarına ateş doldurmuş oluyorlar. Öyle ki insanlar için rüşvet verme, adeta günümüzde en faydalı araç haline geldi. Çünkü bizden biri şeytanlaşmış insanların ve zalimlerin şerrinden kendini ancak rüşvetle defedebilir vaziyette… Bizim hakimlerimiz rüşvet alan Beni İsrail hakimlerinden daha beter oldu. Çünkü onlar rüşveti gizliden alıyordu. Zamanımızdakiler açıktan istiyorlar ve parayı da insanların gözü önünde alıyorlar. Yine hakimler rüşvetsiz iş görmemekle bilinir oldular. İhtiyaç sahibi biri rüşvet vermeksizin işinin hallolmayacağını çok iyi bildiğinden hakimlerin yanına giderken vereceği rüşveti yanına alır da ancak öyle gider.”
Rüşvet alan, rüşvet almayı kendinde bir hak olarak görebilir. Bazen meşruiyet sağlamak için isimler değiştirilir. Adı ikram olur, hediye olur, komisyon olur ama rüşvetin kendi ve hükmü değişmez. Halbuki, görevler birer emanettir. Rüşvet ise adı ne olursa olsun emanete ihanettir, alınan her bir kuruş sahibine ancak cehennem ateşi olarak döner.
Allah Resûlü hayatından net bir örnekle konuya açıklık getirelim. Efendimiz döneminde zekât sistemi görevlendirilen memurlar aracılığıyla takip ediliyor ve Allah Resulü de onların Medine’ye getirdiği zekât mallarını ihtiyaç sahiplerine veriyordu. Görevlendirdiği bir kişi vazifesini yapıp Resûlullah’ın huzuruna gelince:
“Şu mallar sizindir, şunlar da bana hediye edilenlerdir” dedi. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v) minberde ayağa kalktı ve Allah’a hamd ve senâdan sonra şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ’nın benim idareme verdiği işlerden birine sizlerden birini görevlendiriyorum, sonra da o kişi dönüp geliyor ve bana diyor ki:
“Şunlar size ait olanlardır; şunlar da bana hediye edilenler”
Eğer o kişi sözünde doğru ise, babasının veya anasının evinde otursaydı da kendisine hediyesi gelseydi ya! Allah’a yemin ederim ki, sizden biriniz haksız olarak bir şey alırsa, kıyamet gününde o aldığı şeyi yüklenmiş vaziyette Allah’ın huzuruna çıkar. Ben sizden herhangi birinizin, Allah’ın huzuruna böğüren bir deve veya bir inek yahut da meleyen bir koyun yüklenmiş vaziyette mi çıkacağınızı kesinlikle bilemem.”
Sonra Resûlullah koltuklarının altının beyazı görülecek kadar ellerini yukarıya kaldırıp:
“Allahım! Tebliğ ettim mi?” buyurdu.
Resmi görevden dolayı alınan hediyelerin durumu böyle iken, rüşvetin vahametini varın siz düşünün…
İnsanoğlu rüşvet batağına, helale kanaat etmediği, dünya malına hırs derecesinde bağlandığı, ahiretin çetin hesabını düşünmediği için bulaşır. Rüşveti engelleyecek en önemli şey nesillere vicdan ve şahsiyet eğitimi kazandırabilmektir. Onu da başka bir yazıya bırakalım.
Hayırlı cumalar.