Yıllardan beri bu ülkenin kelli-felli adamları, Nasreddin Hoca’nın Kavuk komedisini oynamaya devam ediyorlar.
Kerameti kavukta gören “zavallılığın” özneleri, bazı “okumuş”, halkla saflarını ayrıştırmış, mevki makam sahibi şahsiyetler ne yazık ki!
Siyasetin politik kaygıları nedeniyle türban üzerinden şaklabanlığını anlarım.
Bilim adamlığı haysiyeti ise, bireysel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi noktasında toplumun sosyolojisini doğru okumayı gerekli kılar.
Bilim, özgürlükler üzerinde kısıtlayıcı önermeler üretme lüksüne sahip değildir, olmamalıdır da.
Bir inancın/kültürün/geleneğin taşıyıcısı semboller üzerinden bir ideolojik savaş üretmek, zihin/akıl/vicdan bulanıklığını ima eder.
Olmamış, vuku bulmamış şeyden, ilerde bir baskı/kötülük neşet edeceği ihtimali, bir tasavvurdur/tahayyüldür.
Ama tahayyül olmayan bir gerçeklik var ki, o da dini tercihleri nedeniyle örtünenlere “laikçi” otokratların uyguladığı dışlayıcı, küçültücü, yok sayıcı buyurganlıktır.
Olmamış bir şeyi ilerde olacakmış gibi , bir gerçeklikmiş gibi kabul etmek ve bunun sözde failleri üzerinde baskı oluşturmak gayrı ahlaki, gayrı insanidir.
Jakoben aklın, kendi mutluluğu/kendi güvenliği için ötekini tehlikeli görmesi, yok sayması, baskı altına alması, kendi hizasına getirmeye çalışması demokrasinin erdemi bağlamında da faşizmi işaret etmektedir.
İnsanların başını zorla örttürmek ne kadar ahlak dışıysa/din dışıysa, zorla açtırmak da o kadar ahlak dışıdır.
Buradaki anahtar sözcük, insanın iradesine yapılan “zorlama”dır.
Örtünmenin ya da açılmanın bizatihi kendisi “özgür tercih”le yapıldığında saygıya değerdir.
Saygıyı hak eden, “özgür iradenin” kendisidir.
Zira din de merkeze insanın “iradesini” koymuştur.
Açılıp – kapanma konusunda zorlamamıştır kulu. Allah katında da değerli olan, insanın özgür iradesiyle yaptığı tercihtir.
Zira özgür iradenin zorlanması, baskı altına alınması, kulu sorumluluktan da kurtarır.
“Efendim biz yasaları uyguluyoruz.” diyenler”, üniversitenin kapısına kadar başı açık gelenlere, başları “yasa” zoruyla örttürülseydi de aynı şeyi mi söylerlerdi?
Yoksa 28 Şubat sürecinde olduğu gibi, düzenin efendilerinden “talimat” almaya başkente mi giderlerdi?
Üniversitenin, insan vicdanını rahatsız eden, insan haysiyetini, onurunu ayaklar altına alan yasalara karşı çıkmak gibi üniversal/evrensel bir sorumluluğu yok mudur?
Yasalar “kutsal” metinler midir ki böylesine “iman” edilmektedir?
Akademik haysiyet, bireyin hak ve özgürlüğünü ayaklar altına alan mahkeme kararlarına karşı “selam” durmayı onursuzluk sayar.