Altı asırlık camiinin bahçesi genç kızlarla dolu.
Tarihi binaya çevrilmiş gözlerde hayranlık ifadesi alabildiğine.
Örtülü başlarda ve topuklara kadar inen uzun mantolar içindeki genç bedenlerde bir dik duruş, bir kendine güven, o mekanın müdavimleriymiş hissini uyandıran rahatlıkları nasıl da imrendirici.
Kendilerini asırlık mabetle bütünleştirecek olan objektife verdikleri ”artistik” pozlar, zihinlerimizdeki geleneksel “dindar kadın” algısında kırılmaya neden olacak cinsten.
Fotoğrafı günah sayan geçmiş neslin torunları, artık atalarından farklı düşünüyorlar.
Kızların/bayanların, erkeksiz evden dışarı çıkmalarının neredeyse dindışılığa tekabül ettiği zamanlardan, yanlarına erkek almadan ülkenin bir ucundan bir ucuna gruplar halinde turlar düzenlenebilen zamanlara.
Caminin içinde iki genç kız.
Diz çökmüşler camiinin sükunet vaadeden loş köşelerinden birine.
Biri örtülü başını kaldırmış, avizelerin turuncu aydınlığında yıkanan gözlük camlarının arkasındaki bakışlarını kubbelere asılı bırakmış gibi.
Dalgın, kıpırtısız.
Bir diğeri diz çöktüğü yerde elleriyle gözlerini kapamış, başını önüne o kadar eğmiş ki, secdeye ha değdi, ha değecek.
Muhtemelen ağlıyor…
İki gencin hali de modernizmin algılayacağı türden değil.
Maddeden ibaret olan mabedin insanların ruhuna düşürdüğü metafizik duygu çağlayanının, modern zihinde bir karşılığı yok.
Asırlardır mahreme hapsolunmuşluklarının acısını çıkarırcasına camiinin içini ve dışını doldurmadaki iştahları, mabedin her taşına sinmiş manayı anlamak, belki de içselleştirmek istemelerindeki acelecilikleri, bakmayı bilenlerin hemen anlayacakları türdendi.
Atalarının duvarlar arasına mahrem gerekçesiyle hapsettiği, bu hapsolunmuşluğu iman etmenin bir gereği sayan nesillerin kızları, kendilerine devredilmek istenen bu rolü artık reddediyorlar.
Kendilerini dinin içerisinde kalarak yeniden tarif ediyorlar.
Kendilerini yaşamda yeniden konumlandırıyorlar.