İnsan, hayatın kendisine sonsuza kadar verilmiş bir hak olduğunu sanır. Sabah uyanır, akşama yetişmeye çalışır. Günleri haftalara, haftaları yıllara ekler. Bir şeyleri kazanmak için uğraşırken başka şeyleri kaybettiğinin farkına bile varmaz. Söyleyeceği sözleri erteler, sevdiklerine ayıracağı zamanı başka işlere harcar. Kırgınlıklarını büyütür, gururunu besler, öfkesini haklı çıkarmaya çalışır. Ve bütün bunları yaparken kendisine ait olmayan bir şeyin sahibiymiş gibi davranır: Zamanın.
Oysa hayat, insana ne kadar yaşayacağını söylemeden başlamış bir yolculuktur.
Fransız yazar Paul Guimard’ın Hayata Dair Şeyler adlı romanı, işte bu gerçeği insanın yüzüne bütün çıplaklığıyla çarpar.
Romanın kahramanı Pierre, bir gün otomobiliyle yola çıkar. Aklında geçmişi, geleceği, sevdikleri, kararsızlıkları ve çözülmemiş meseleleri vardır. Her insan gibi onun da tamamlayamadığı konuşmaları, vermesi gereken kararları, yarına bıraktığı düşünceleri bulunmaktadır. Birkaç saniye sonra geçireceği trafik kazasının bütün bunları anlamsızlaştıracağından habersizdir.
Ve kaza gerçekleşir.
Bir insanın yıllarca kurduğu hayat, birkaç saniyenin içine sıkışır.
Bedeni ağır yaralanmıştır. Çevresindeki sesleri duyar ama cevap veremez. İnsanlar onu kurtarmaya çalışırken zihni geçmişin koridorlarında dolaşmaya başlar. Sevdiği kadınları, ailesini, çocuğunu, yaşadığı ilişkileri, kırgınlıklarını, tereddütlerini düşünür. Hayatında neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlamaya çalışırken zaman giderek tükenmektedir.
İşte romanın asıl büyüklüğü burada ortaya çıkar. Yazar bize yalnızca ölmek üzere olan bir insanın hikâyesini anlatmaz. Yaşarken fark edemediğimiz hayatın, ölümün eşiğinde nasıl başka bir anlam kazandığını gösterir.
Çünkü insan, çoğu zaman yaşamın içindeyken hayatı göremez.
Bir evin taksitini öder, daha iyi bir otomobil almak ister, işini büyütmeye çalışır, makam peşinde koşar. Daha fazla kazanmak, daha güçlü olmak, daha çok şeye sahip olmak için çırpınır. Fakat bütün bunların arasında kendisine çok basit bir soruyu sormayı unutur:
Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa yalnızca yaşamak için mi uğraşıyorum?
Hayatın en büyük yanılgılarından biri, önemli sandığımız şeylerin gerçekten önemli olduğuna inanmamızdır.
Bir gün boyunca yaşadığımız küçük bir anlaşmazlığı günlerce içimizde taşırız. Bize söylenen bir sözü unutmayız. Gururumuz incindi diye yıllarca konuşmadığımız insanlar olur. Haklı çıkmayı mutlu olmaktan daha değerli görürüz. Bir kalbi kırmanın kolaylığını biliriz ama o kalbi onarmak için gereken cesareti gösteremeyiz.
Sonra bir gün, bütün bu hesapların üzerinde hüküm süren tek bir gerçek çıkar karşımıza: Ölüm.
Ölüm, insanın biriktirdiği servete, taşıdığı unvana, kazandığı tartışmalara bakmaz. Kimin haklı olduğunu sormaz. Kimden daha zengin, kimden daha güçlü olduğuyla ilgilenmez. Bütün o büyük mücadeleleri bir anda küçük ve önemsiz hâle getirebilir.
Paul Guimard’ın romanını düşündüğümde beni en çok sarsan şey, bir insanın son anlarında bile yarım bıraktığı hayatla meşgul olmasıdır.
Demek ki insanı yalnızca yaşadıkları değil, yaşayamadıkları da takip ediyor.
Söylenmeyen bir sevgi sözü, edilmeyen bir teşekkür, dilenmeyen bir özür, ertelenen bir kavuşma… Bunların her biri insanın içinde görünmeyen bir ağırlığa dönüşüyor.
Oysa hayat bize defalarca fırsat verir. Birini aramak için, gönül almak için, sevdiğimizi söylemek için, yaşlı bir insanın elini tutmak için, bir dostun kapısını çalmak için…
Ama biz hep daha uygun bir zamanı bekleriz.
Sanki zaman bizim emrimizdeymiş gibi.
İnsan geleceği planlarken, ölümün kendisiyle hiçbir randevuya ihtiyaç duymadığını unutuyor.
Belki de hayatın en acı tarafı budur: İnsan sonunu bilmediği bir yolculukta, hiç tükenmeyecekmiş gibi zaman harcıyor.
Şunu da kabul etmek gerekir: Her insanın içinde bitmemiş bir hikâye vardır. Kimimizin çocukluğunda söyleyemediği sözler, kimimizin gençliğinde gerçekleştiremediği hayaller, kimimizin içinde yıllardır taşıdığı pişmanlıklar…
Hepimizin bir yarım kalmışlığı var.
Fakat bütün bunların içinde asıl tehlikeli olan, insanın kendi hayatını sürekli ertelemesidir.
Bir gün mutlu olacağım, deriz.
Bir gün dinleneceğim.
Bir gün sevdiklerime daha fazla zaman ayıracağım.
Bir gün bütün kırgınlıkları geride bırakacağım.
Peki, o gün hangi gün?
Takvimlerin üzerinde yazmayan, saatlerin göstermediği, geleceği bile kesin olmayan bir güne neden bu kadar güveniyoruz?
Elbette insan çalışacak, mücadele edecek, kazanacak, geleceğini düşünecek. Ama bütün bunları yaparken yaşadığını unutmayacak. Çünkü hayat yalnızca bir şeylere sahip olmak değildir. Bazen bir sabahın sessizliğini duyabilmek, bir ağacın gölgesinde oturmak, yıllardır görmediğin bir dostun sesini işitmek, annenin yüzüne biraz daha dikkatli bakmak, çocuğunun gülüşünü hafızana yerleştirebilmektir.
Bunların hiçbirinin fiyat etiketi yoktur. Fakat bir gün kaybedildiklerinde, dünyanın bütün serveti onları geri getirmeye yetmeyebilir.
Hayata Dair Şeyler bana bir başka gerçeği daha düşündürüyor: İnsanın hayatını bazen büyük kararlar değil, küçücük tesadüfler değiştiriyor.
Bir yola birkaç saniye erken çıkmak, bir kavşakta karşılaşmak, bir telefonu açmak ya da açmamak…
Kader dediğimiz şeyin ne kadarını biz belirliyoruz, ne kadarını hayatın görünmeyen akışına bırakıyoruz?
Belki bunun kesin cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ama bildiğimiz bir şey var: Hayatın ne kadar süreceğini seçemiyoruz; fakat bize verilen zamanı nasıl değerlendireceğimiz konusunda hâlâ söz sahibiyiz.
Öyleyse insan biraz daha az kibirli, biraz daha az öfkeli, biraz daha anlayışlı olmalı. Sahip olduklarıyla böbürlenmek yerine, onları kaybetmeden kıymetini bilmeli.
Çünkü bir gün geriye dönüp baktığımızda, ne kadar para kazandığımızdan çok kimlerin hayatına dokunduğumuzun, kaç insanın yüzünde tebessüm bıraktığımızın, kaç gönülde güzel bir hatıra olarak kaldığımızın önemi ortaya çıkacak.
İnsanın gerçek zenginliği, geride bıraktığı malın çokluğunda değil, yokluğunda hissedilecek sevginin derinliğindedir.
Pierre’in hikâyesi bir trafik kazasıyla son buluyor. Ama bu hikâyenin bizlere yönelttiği soru, romanın son sayfasıyla bitmiyor.
Hayatımız bugün sona erse, geride en çok neyi yarım bırakmış olurduk?
Bir işi mi?
Bir hayali mi?
Yoksa sevdiğimiz bir insana söyleyemediğimiz iki kelimeyi mi?
Belki de insanın kendisine sorması gereken en önemli soru budur.
Çünkü ölümün ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Ama yaşadığımız şu anın elimizde olduğunu biliyoruz.
Ve belki de bütün mesele, hayatın son anında yaşayamadıklarımıza üzülmek yerine, yaşarken elimizdekinin kıymetini anlayabilmektir.
Hayatın en büyük trajedisi ölmek değildir. Asıl trajedi, yaşamak için kendisine bir ömür verilmiş insanın, o ömrü yaşamayı sürekli yarına bırakmasıdır.
Unutmayalım ki hayat, sonradan telafi edilebilecek bir prova değil; tekrarına izin verilmeyen tek gösteridir.
Ve perde kapandığında insanın yanında ne serveti kalır ne makamı ne de kazandığı tartışmalar…
Geriye yalnızca yaşadıkları, yaşattıkları ve yaşayamadıkları kalır.
Öyleyse hayatı ertelemeyin. Çünkü yarın dediğimiz şey, bazen hiç gelmeyen bir gündür.