Büyük İslam âlimi Ebu Hanife, fıkhı “Kişinin lehinde ve aleyhinde olanı bilmesidir” şeklinde az, öz ama enfes bir şekilde tanımlıyor. Buradaki fıkhı genel anlamda dini doğru bir şekilde anlama, kavrama olarak da düşünebiliriz. İnsan şu dünyada bir yolcu, yüce dinimiz de o yolun rehberi olduğuna göre Rabbimizin ne istediğini ya da ne istemediğini bilmek ve ona göre vaziyet almak anlayış göstergesidir. Değil mi ki hepimiz için bu yolun bir sonu olacak ve hesabımız eksiksiz görülecektir.
İnsanın lehine ve aleyhine sonuç doğurabilecek en önemli konuların başında “ihlas” gelmektedir. Dolayısıyla her Müslümanın “ihlas fıkhı”nı çok iyi derecede bilmesi ve anlaması icap eder. İhlas, ibadetlerimize değer katan, Allah katındaki kabulüne vesile olan samimiyetin adıdır. İhlasın yeri kalptir, vicdandır. İhlas öyle esrarlı bir haldir ki en küçük bir davranışı devasa bir sevaba dönüştürebilir. Hatta sonuç alınamasa da gösterilen bir gayret veya yapılan bir iş eğer ihlasla olursa kıymeti ve semeresi olur. Buna karşın göz alıcı nice eylemler vardır ki ihlas yoksa hiçbir değeri yoktur. Kısacası ihlasın olmadığı yerde iflas vardır. Allah Resûlü “Ameller niyetlere göredir” derken bütün bu manaları içine alacak şekilde ihlasın önemini vurgulamaktadır. Allah rızasını gözetmek, üşenmemek, istekli olmak, riya ve gösterişten kaçınmak, en iyiye özenmek ihlasın varlığına delil olur.
Yaptığının karşılığını alamamak bir insan için en büyük afetlerden olsa gerektir. Bir bahçıvan düşünelim ki mahsulünü ekip dikiyor, bakıp büyütüyor ancak toplayamadan bir musibet ya da afetle ürünün hepsi yok olup gidiyor. İşte bunun gibi ihlassızlık da amelleri yok eden korkunç bir manevi afet olarak görülmelidir. Bu nedenle nice âyet ve hadis var ki bize ibadetlerde ihlası tavsiye ediyor ve onu bozacak hal ve hareketlerden sakındırıyor. Ne kadar çok ihlaslı olursak amellerimizin manevi değerini o kadar büyütebiliriz.
An itibarıyla bin aydan hayırlı geceyi içinde barındıran Ramazan-ı şerif ayı bir kez daha hanelerimize misafir oluyor. Bir ay süreyle yanımızda kalacak. Bu mübarek ay Kur’ân’ın dünyayı şereflendirmesinin, efendimizin peygamberliğinin yıldönümü aynı zamanda. Eli boş gelmiyor Ramazan-ı şerif evimize. Afla, bağışla, mağfiretle geliyor. Hatalara, günahlara dalmış biz kullara dönüş yapmak için yine büyük bir fırsat sunuyor. Sahurlar, oruçlar, iftarlar, teravihler, dualar ve infaklarla dopdolu bir rahmet sağanağı Ramazan. Yıl boyu dünya telaşından yorulan, örselenen kalbimizin, zihnimizin şifacısı Ramazan.
Hal böyleyken bazen gaflete düşüyoruz ve bize eşsiz ikramlarla gelen Ramazan-ı şerifin kıymetini bilemediğimiz zamanlar oluyor.
Hani Nasreddin Hoca’ya, “Hocam Ramazan bitti gidiyor. Acaba bizden memnun kalmış mıdır?” diye sormuşlar. Hoca cevap vermiş: “Tabi ki memnun kalmıştır. Hiç memnun kalmasa her yıl on gün önce gelir miydi?” “Ama hocam” demişler, “biz böyle mübarek bir ayın gitmesinden çok üzüntü duyuyoruz.” Bunun üzerine Hoca yine taşı gediğine koymuş: “Üzüntünüzün de farkındayım. Yoksa gittikten sonra üç gün bayram eder miydiniz?”
Fıkra tebessüm ettiriyor ama aynı zamanda düşündürmesi gerekiyor. Ramazan-ı şerif geldiğinde “Kendimi kaybediyorum, dengem şaşıyor, keyfim kaçıyor” diyor muyuz? Ramazan günleri dokunsalar patlayacak düzeyde öfkemizin ve tahammülsüzlüğümüzün arttığı oluyor mu? “Zaten orucum git başımdan”, “Dua et ki orucum” diyerek içimizdeki had bildirme duygusunu ertelediğimiz anlar oluyor mu? Ya “oruç başımıza vuruyor” mu? Oruç günlerinde “mübarek on bir aylar”ın gelmesini iple çekenlerimiz var mı? Peki Ramazan’da ara verdiğimiz bazı yanlış ve günahlara kaldığımız yerden devam etmek için gün sayanlarımız…? Gün boyu bir şey yemeyip içmezken gıyb-etin, kul hakkı yemenin, çelişkisine varamayanlarımız… Sayılanların bir kısmı belki fizyolojik bazı arızaların tezahürü olabilir. Ama büyük oranda gaflet eseri olduğunda şüphe yoktur. Gaflet, farkına varamamak, kıymet bilememek şeklinde ortaya çıkar. Tüm şu gaflet halleri karşısında Allah Resulünün “Allahım bizi Ramazan’a ulaştır” duasındaki hasret, muhabbet ve özlemi düşününce mahcup olmamamız mümkün mü?
Bu mübarek ayı nasıl daha güzel geçirirsek, oruçlarımızı nasıl daha güzel ve bilinçli tutarsak, bu ayın her günü ve saatini ruhuna uygun yaşarsak o kadar kıymet bilmiş oluruz.
Her ibadet Yüce Rabbimize sunulan bir hediyedir. Hediyeyi sahibine güzellikle ve nezaketle sunmak yaraşır. Her bir orucumuzu imsaktan iftara kadar yanımızda özenle taşıdığımız bir hediye olarak görelim. İftar öncesi ellerimizi Yaradana açtığımızda gün boyu üzerine titrediğimiz emanete sadakatin verdiği huzurla “Allahım! Senin Rızan için oruç tuttum” diyebilmek niyazıyla hayırlı Ramazanlar diliyorum.
Gönlümüze, evimize, işimize, mahallemize, şehrimize ve nihayet ülkemize hoş geldin yâ şehr-i Ramazan…